Peygamberlerin Mucizeleri | OkurGah.Com | İnternetin Entelektüel Ortamı



Hz. Muhammed (s.a.v.)

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Son Peygamber
 
MUHAMMED ALEYHİSSELÂM
 

 

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği
    İnsanlığı hakka ve hakikata sevkedip dünya ve ahiret saadetlerini saÄŸlamak üzere Allah Teala tarafından gönderilen peygamberlerin sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber Efendimiz, genellikle kabul edildiÄŸine göre 20 Nisan (12 Rabiulevvel) 571 Pazartesi günü Mekke’de doÄŸdu. İslam tarihi kaynakları, Hz. Peygamber’in nesebi ta Hz. Adem’e kadar sıralanan Åžecere tabloları ile belirlemiÅŸlerdir. Bu kaynaklarda Hz. Peygamber’in yirminci göbekten atası olan Adnan’a kadar ittifak edilmiÅŸ, ancak Adnan’dan sonra verilen isimlerde bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ama O’nun Hz. İbrahim’in oÄŸlu Hz. İsmail soyundan olduÄŸunda şüphe yoktur. Buna göre Adnan’a kadar Rasulullah’ın ÅŸeceresi şöylece sıralanır: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Ha-ÅŸim b. Abdümenaf b. Kusayy b. Kilab b. Mürre b. Ka’b b. Lüeyy b. Galib b. Fihr b. Malik b. En-Nadr b. Kinane b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Me’add b. Adnan.
    Hz. Peygamber’in doÄŸumundan iki ay kadar önce babası Abdullah, ticarî bir seferden dönüşünde Yesrib (Medine)’de vefat etmiÅŸti. Annesi Amine, KureyÅŸ Kabilesinin kollarından Benü Zühre’nin reisi Vehb b. Abdümenaf’ın kız idi. O sıralarda Mekke eÅŸrafı, çocuklarını çölde bir süt anneye vererek emzirme adetine sahip oldukları için Hz. Peygamber, kendi annesi Amine tarafından ancak bir kaç kez emzirilmiÅŸ, süt anneye verilinceye kadar da amcası Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe, O’na süt annelik yapmıştı. Daha sonra Mekke’ye komÅŸu çöllerde yaÅŸayan Hevazin kabilesinin kollarından Benü Sa’d'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb, uzun süre Hz. Peygamber’e süt emzirmiÅŸtir. Mekke eÅŸrafı tarafından Mekke’nin ağır ve sıcak havası çocukların geliÅŸimine ve saÄŸlıklarına zararlı görülüyor; ayrıca hac münasebetiyle her kesimden insanla temas halinde bulunan Mekke’de arap dili, yabancı tesirler altında kalabildiÄŸinden, fesahat ve belaÄŸata önem veren Mekkeliler çocuklarının dili öğrendikleri ilk yıllarının Arapçanın saf ve bozulmamış ÅŸekliyle ve olanca fesahat ve belagatıyla arı duru konuÅŸulduÄŸu badiyelerde geçmesini gerekli görüyorlardı. Bu bakımdan Araplar arasında fasih Arapçaları ile ün yapmış Benü Sa’d kabilesi arasında yaklaşık ilk iki buçuk yılını geçiren Hz. Peygamber, ileride üstleneceÄŸi ilahî risalet görevi için hem bedenen, hem de ruhen burada hazırlanmış oluyordu. Hz. Peygamber’in kırk yaşından itibaren yürüttüğü İslam’a davet vazifesi, kabul etmek gerekir ki, aslında meÅŸakkatli, yorucu, bir takım sıkıntıları olan mukaddes bir vazifedir. İşte bu yorucu ve meÅŸakkatli görevi layıkıyla yerine getirebilmek için saÄŸlam ve sıhhatli bir bünyeye sahip olmak gerekiyordu. Hz. Peygamber, böylelikle çocukluÄŸunun ilk yıllarında Mekke’nin boÄŸucu sıcak ve sıtmalı havasından uzaklaÅŸmış, suyu ve havası güzel bâdiyede saÄŸlıklı bir ÅŸekilde geliÅŸme imkanını bulmuÅŸ oluyordu. DiÄŸer taraftan güzel konuÅŸmanın kitleler üzerindeki etkisi malumdur. İleride muhtelif insan kitlelerine muhatap olacak bir peygamberin şüphesiz iyi bir dil bilgisine sahip olması ve dili, davasının uÄŸrunda en iyi ÅŸekilde kullanması gerekiyordu. İşte bu yönlerden Hz. Peygamber henüz çocukluÄŸundan itibaren davet faaliyeti için hazırlanıyordu. Yalnız kendisi henüz o sıralarda ileride peygamber olacağı konusunda hiç bir bilgiye sahip olmadığından, bu hazırlanma O’nun bizzat iradesi ile ve bilerek olmayıp, Cenab-ı Hakk’ın yönlendirmesi, kontrol ve murakabe altında tutması ÅŸeklinde cereyan ediyordu. Peygamber Efendimizin süt annesi Halime’nin yanında iken vuku bulan “Göğsünün yarılması” (Åžerhu’s-Sadr veya Åžak-ku’s-Sadr) olayını da yine davete hazırlık olarak deÄŸerlendirmek gerekir. Bu olayda Hz. Peygamber’in göğsü, görevli iki melek tarafından yarılmış, kalbi çıkarılarak Åžeytanın ve nefsin tasallut ve saptırmasından arındırılmış ve Zemzem’le yıkanarak tekrar yerine konulmuÅŸtur. Böylece Hz. Peygamber, ruhen davete hazırlanmış oluyordu.
    Åžerhu’s-sadr olayından sonra süt anne Halime tarafından Mekke’ye getirilerek öz annesi Amine ve dedesi Abdülmuttalib’e teslim edilen Hz. Muhammed, altı yaşına kadar annesi Amine’nin yanında kaldı. Bu sıralarda Amine, Hz. Peygamber’i de yanına alarak Medine’deki akrabalarını ziyarete gitmiÅŸti. Bu vesile ile, altı yıl kadar önce Medine’de ölen eÅŸinin kabrini de ziyaret etmiÅŸ olacaktı. Bir ay süren bir misafirlikten sonra Mekke’ye dönerken henüz Medine’den pek fazla uzaklaÅŸmadan Ebvâ denilen köyde Amine aniden rahatsızlandı ve vefat etti; oraya da defnedildi. Artık hem yetim, hem de öksüz kalan çocuÄŸu bu yolculukta kendilerine refakat eden dadı Ümmü Eymen Mekke’ye getirip dedesi Abdülmuttalib’e teslim etti. YaÅŸlı dede, kalben büyük bir muhabbet beslediÄŸi bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yıl baÄŸrına bastı. Abdülmuttalib’in temsil ettiÄŸi HaÅŸimoÄŸullarının Mekke’deki itibarı ile Abdülmuttalib’in ÅŸahsî özellik, kabiliyet ve ahlaki faziletleri ve özellikle bir zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzem suyunu olgunluk devrelerinden tekrar bulup çıkarmış olması, onun Mekke’de kendisine son derece saygı duyulan, sözüne itibar ve itaat edilen bir reis haline gelmesini saÄŸlamıştı. Abdülmuttalib, Kabe duvarına bitiÅŸik olarak sırf kendisine mahsus serilen minderde ve Mekke idare meclisi hüviyetini taşıyan Daru’n-Nedve’de Mekke halkının çeÅŸitli problemlerini dinler ve çözüm yolları arardı. Dedesi Abdülmutta-ib’in yanından hiç ayrılmayan küçük Muhammed, Daru’n-Nedve’de yapılan idareye ve çeÅŸitli problemlere ait müzakerelerde de dedesinin yanında bulunuyor ve daha o yaÅŸlarından itibaren zulmün hakim olduÄŸu Mekke toplumunda ortaya çıkan problemleri, insanların dinî, idarî, iktisadî, ilmî, içtimaî yönlerden nasıl bir bataklığın içinde bulunduklarını yakından görüp idrak ediyordu. Hz. Peygamber sekiz yaşına geldiÄŸi zaman Abdülmuttalib seksen iki yaşına eriÅŸmiÅŸti ve yaÅŸlı bünye, uÄŸradığı hastalıklara tahammül edemeyerek bu dünyadan ayrıldı. Abdülmuttalib vefatından önce sevgili torununu oÄŸulları arasında, Hz. Muhammed’in babası Abdullah’la ana-baba bir kardeÅŸ olan Ebû Talib’e teslim etmiÅŸti. Artık Hz. Muhammed sekiz yaşından yirmibeÅŸ yaşına kadar amcası Ebû Talib’in yanında kalmıştır.
    Gelecekte peygamber olacağı hakkında ne kendisinin ne de çevresinin kesin bir bilgisi olmadığından, tabiîdir ki Hz. Peygamber’in bu devrelerdeki hayatı hakkında fazla bilgimiz yoktur. Ancak sadece Hz. Peygamber’i deÄŸil, aynı zamanda diÄŸer Mekkelileri de ilgilendiren bazı olaylarda Hz. Peygamber’in aldığı yer ve oynadığı rol, kaynaklarımızda tespit edilmiÅŸtir. Bu devreye ait mevcut bilgiler arasında şüphesiz önemli olanlarından birisi, Hz. Peygamber’in Rahib Bahîra ile karşılaÅŸması meselesidir. Hz. Peygamber on iki yaÅŸlarında iken amcası Ebû Talib ile birlikte Åžam’a doÄŸru yol alan ticarî bir kervana katılmış ve kafile Åžam yakınlarında Busrâ adlı bir mevkide mola verdiÄŸi zaman buradaki manastırda bulunan Bahîra adlı rahib, İslam kaynaklarına göre Hz. Peygamber’deki özelliklere bakarak O’nun ileride çıkması beklenilen son peygamber olabileceÄŸi kanaatine varmıştı. MüsteÅŸrikler bu olayı kendi yanlı bakış açıları ile ele alarak islam’ın doÄŸuÅŸunda Hristiyan rühiyatının etkileri olduÄŸunu, Rahib Bahîra’nın dinî telkinlerinin tesirinde kalan Hz. Muhammed’in bu dinî ÅŸuuru geliÅŸtirerek ileride İslam’ı ortaya attığını iddia ederlerse de, İslamiyet’in temelini oluÅŸturan tevhid akidesi ile Hristiyanlığın temeli olan teslis inancının asla baÄŸdaÅŸamaz bir karakterde oluÅŸu, İslam’ın Hristiyanlık’da mevcut teslis düşüncesini ÅŸirk olarak kabul etmesi, bu iddianın ne derece asılsız gülünç olduÄŸunun en açık delillerindendir.
    Hz. Peygamber, bu ilk seferin ardından daha sonraki, yıllarda diÄŸer amcaları ile birlikte Mekke, dışına yapılan bazı ticari seferlere katılmış, muhtelif bölgelerde yaÅŸayan insanların farklılık arzeden dinleri, örf ve adetleri, hal ve vaziyetleri hakkında bilgi sahibi olmuÅŸtur. Peygamber Efendimizin daha sonraları İslam’ı tebliÄŸ ederken bu bilgilerinden istifade etmesi tabiî olduÄŸuna göre cereyan eden bu olayları da O’nun peygamberliÄŸe ilmen hazırlanması olarak deÄŸerlendirmek gerekir. Cenab-ı Hakk’ın kontrol ve murakabesi, müstakbel Peygamberi ruhen de davete hazırlıyor ve cahiliye döneminin her türlü ÅŸirk ve sapıklığından, kötülük ve ahlaksızlığından uzak tutuyordu. Mekkelilerin dinî bir ayini ve bayramı olan Büvane’ye çocukluk yıllarında amca ve halalarının zorlamaları ile götürülen Hz. Muhammed, adet üzere diÄŸer akrabalarının yaptığı ÅŸekilde burada hazır bulundurulan bir puta tapmak için sıraya girdiÄŸinde, henüz kendisine sıra gelmeden ilahi bir ikaz ile puta tapmaktan alıkonulmuÅŸ ve olayın haÅŸyeti içerisinde Hz. Peygamber kısa bir baygınlık geçirmiÅŸti. Bu olaydan sonra artık akrabaları O’na putlara tapmak için her harhangi bir ısrarda bulunmadılar. Tabiidir ki Peygamber Efendimiz çocukluk yıllarından itibaren hayatı boyunca asla hiç bir puta tapmadığı gibi, onlar adına kurban kesmemiÅŸ, putlar adına kesilen hayvanların etini yememiÅŸ, onlar adına yemin etmemiÅŸ, hatta onların adını dahi aÄŸzına almaktan hoÅŸlanmadığını belirtmiÅŸti. Geçim sıkıntısı çeken amcası Ebu Talib’e yardırcı olmak için gençlik yıllarında Mekkelilere ücretle çobanlık, yapan Hz. Muhammed, çobanlığı sırasında Mekke’nin daÄŸdaÄŸalı, debdebeli, ÅŸirkin hakim olduÄŸu havasından uzaklaÅŸarak tabiatla karşı karşıya gelmiÅŸ, bu anlarda muhakeme ve idrak gücü geliÅŸerek herÅŸeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah’ın varlığı ve birliÄŸini, O’na eÅŸler koÅŸmanın sapıklık olduÄŸunu iyice kavramış, karşılaÅŸtığı bir takım sıkıntı ve meÅŸakkatler O’nu ruhen olgunlaÅŸtırmıştı. Çobanlık yaptığı günlerden birisinde sürüsünü bir çoban arkadaşına emanet ederek Mekke’de tertiplenen gece eÄŸlencelerini seyretmek için kırdan ÅŸehire inen Hz. Peygamber, eÄŸlence yerine gelip oturur oturmaz Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiÄŸi bir uyku ile, içkilerin içildiÄŸi, oyunların oynandığı, ahlaksızlıkların yapıldığı bu iÅŸret alemini seyretmekten dahi alıkonulmuÅŸtu. Bir baÅŸka sefer yine böyle bir eÄŸlenceyi seyretme arzusu aynı ÅŸekilde engellenmiÅŸ; artık bir daha da Hz. Peygamber böyle bir ÅŸeye teÅŸebbüs etmemiÅŸ, istek de duymamıştı. Hz. Peygamber yirmi yaÅŸlarında iken Mekkeliler ile Hevazin kabilesi arasında Ficar Harbi vuku buldu. Aslında savaÅŸabilecek bir yaÅŸta ve güçte olmasına raÄŸmen Hz. Peygamber bu harpte sadece savaÅŸ alanının gerisine düşen okları toplayıp amcalarına vermekle yetinmiÅŸti. Böylece genellikle cephe gerisinde bulunmasına raÄŸmen bu olayın O’nda harp taktik ve teknikleri, sevk ve komuta gibi konularda tecrübeler oluÅŸturduÄŸu bir gerçektir. PeygamberliÄŸinden sonra dahi hatırladığı zaman bir üye olarak katılmaktan ÅŸeref ve iftihar duyduÄŸunu açıkça belirttiÄŸi Hılfü’l-Fudul ise hemen bu savaÅŸtan sonra gerçekleÅŸmiÅŸti. Bu vesile ile Hz. Peygamber, cemiyet meselelerini yakînen tanımış, cahiliye toplumunda güçlünün güçsüzü nasıl ezdiÄŸini, güç ve kuvvet karşısında zalimlerin nasıl eriyip titrediÄŸini örnekleriyle görmüştü. YirmibeÅŸ yaşında bizzat kendisinin idare ettiÄŸi bir ticaret kervanı Hz. Muhammed’i Hz. Hatice ile karşılaÅŸtırdı ve aralarında gerçekleÅŸen evlilik, Hz. Muhammed’in amcası Ebû Talib’in yanından ayrılıp yeni bir aile yuvası kurmasını saÄŸladı. Hz. Peygamber’in bu evlilik dolayısıyla Hz. Hatice’den altı çocuÄŸu olmuÅŸtu. Bunlardan dördü kız olup Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fatıma adlarını almışlardı. Bunların dördü de babalarının peygamberliÄŸine eriÅŸmiÅŸler ve O’na iman ederek hicret etmiÅŸlerdir. OÄŸulları ise Kasım ve Abdullah adını taşıyordu. Hz. Peygamber’in ilk oÄŸlunun adı Kasım olduÄŸu için kendisine Ebu’l-Kasım künyesi verilmiÅŸti. Bazı kaynaklar bunlardan baÅŸka Hz. Peygamber’in Tayyib ve Tahir adında iki oÄŸlu daha olduÄŸunu zikrederken, diÄŸer bazı kaynaklar bu son iki ismin Abdullah’ın lakabı olduÄŸunu belirtmiÅŸlerdir. Hicretten sonra doÄŸan oÄŸlu İbrahim ise Mısırlı cariye Mariye’dendir. Hz. Peygamber’in bütün erkek çocukları henüz küçük yaÅŸlarda vefat etmiÅŸlerdi. Hz. Hatice ile evliliÄŸinden sonra Peygamber Efendimiz ailenin geçimini ticaret yoluyla saÄŸlamaya çalışmış, bazan ortaklık yoluyla, bazan müstakil olarak ticaret yapmıştı. Hz. Muhammed, bu ticarî muamelelerindeki dürüstlüğü, doÄŸru sözlülüğü, ahde vefası, adil ve alicenab davranışları, herkes hakkında iyimser gelen iyilik ve yardımı yapması, yoksulun, muhtacın elinde tutması, yakınlarına ve akrabalarına karşı gösterdiÄŸi ilgi, ahlakî olgunluk ve ruhî üstünlükleri ile derhal temayüz etmiÅŸ, çevrede herkesin güvenip itibar ettiÄŸi, sayıp sevdiÄŸi bir kiÅŸi haline gelmiÅŸti. Bu sebeple Mekkeliler kendisine “el-Emîn = güvenilir kiÅŸi” lakabını vermiÅŸlerdi. Hz. Peygamber’in otuz beÅŸ yaşında iken meydana gelen Kabe tamiri olayı ve bu olay sırasında el-Haceru’l Esved’in yerine konması meselesinde Mekke Sülaleleri arasında çıkan ve kanlı bir çatışmaya dönüşme temayülü gösteren anlaÅŸmazlığı herkesi memnun edecek bir tarzda ve adil bir ÅŸekilde çözmesi, O’na duyulan güveni daha da artırmıştı. Allah’ın mukaddes evi Kabe’nin tamiri dolayısıyla herkeste olduÄŸu gibi Hz. Muhammed’de de dinî duygu ve heyecanlar şüphesiz harekete geçmiÅŸtir. Bu sebeple O’nda bu yıllardan itibaren Rabbi ile baÅŸbaÅŸa kalma arzusu görülür. Bir de buna toplum içinde iÅŸlenen haksızlıklar, zulümler, ahlaksızlıklar, din adına icra edilen sapıklık ve akılsızlıklar eklenecek olursa, Hz. Muhammed’in böylesi cahilî bir toplumdan kendisini uzak tutarak yalnız, sessiz, sakin bir maÄŸarada bir süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlaşılır. Artık otuz beÅŸ yaşından itibaren Hz. Peygamber, belli zamanlarda özellikle Ramazan ayı boyunca Mekke’den uzaklaşıyor, uzlet yeri olarak kendisine seçtiÄŸi Hıra dağındaki bir maÄŸarada günlerini geçirerek Cenab-ı Hakk’ın varlığını, birliÄŸini, kudret ve azametini, O’nun gücü karşısında mahlukatın aczini ve zayıflığını düşünüyor; Rab Teala’nın insanlara sonsuz nimetlerini, buna karşı insanoÄŸlunun nankörlüğünü, onların dinî, siyasî, içtimai, ahlakî vs. yönlerden içerisine düştükleri kötü durumları hatırlıyordu, iÅŸte bu uzlet, günleri Hz. Peygamber’i ruhi, ahlakî bir olgunluÄŸa götürdüğü gibi tefekkür ve istidlal melekelerini geliÅŸtirerek aklî ve ilmî bir yüceliÄŸe de eriÅŸtirdi.

Peygamberliği ve Mekke Dönemi
    Böylece kendisine verilecek ilahî risalet görevini üstlenebilecek bir seviye ve vasata geldiÄŸi bir sırada, kırk yaşında iken yine böyle bir uzlet anında Hıra maÄŸarasında, Cenab-ı Hakk’ın peygamberlere vahiy getirmekle görevli meleÄŸi Cebrail (a.s), O’na ilk vahyi, Alak Suresi’nin ilk beÅŸ ayetini getirdi. Artık Allah’ın Rasülü, insanları hak din olan İslam’a çağırmakla görevli idi. O, bu görevine ailesi halkından ve hak davaya gönül verebilecek yakın arkadaÅŸlarından, gerçeÄŸi kabul edebilecek kabiliyetde olan, fıtratı bozulmamış, düşünme istidadı körelmemiÅŸ kiÅŸilerden baÅŸladı, ilk önce O’nu sevgili eÅŸi Hz. Hatice tasdik etti. Erkeklerden Hz. Ebubekir, çocuklardan Hz. Afi, azadlı kölelerden Zeyd b. Harise kendisine ilk iman eden kimselerdi. Ardından Hz. Ebübekir’in de aracılığıyla Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. el-Avvam, Talha b. Ubeydullah, Sa’d b. Ebî Vakkas, Ebu Ubeyde b. el-Cerrah, Sa’id b. Zeyd, Abdullah b. Mes’ud gibi ÅŸahsiyetler müslüman oldular. Hz. Peygamber ilk üç yıl davetini gizli sürdürdü. Yalnız bu gizlilik, İslam’ın esasları ve prensipleri açısından deÄŸildi. İslam, sır perdeleri arkasında, gizli saklı, esrarengiz ve gizemli, anlaşılmaz bir takım düşünceler ve doktrinler ihtiva eden bir din deÄŸildi. Onun esasları gayet açık, net, anlaşılır, sade, arı duru olup akıl ve mantığa da uygun idi. Aynı ÅŸekilde bu gizlilik, İslam’ın sadece belli bir zümreye has bir grup dini oluÅŸundan da deÄŸildi. Aksine İslamiyet cihanşümul bir din olup bütün bir beÅŸeriyetin hidayet ve saadetini hedeflemiÅŸti. Ancak Hz. Peygamber’in ilk üç yıl davetini gizli sürdürmesi, çevredeki insanların İslam’a karşı takındıkları düşmanca tavırdan, inanç ve ibadet hürriyeti tanımayacak kadar insafsız ve baÄŸnaz oluÅŸlarından kaynaklanıyordu. Müslüman olanların mallarına ve canlarına bir zarar gelmemesi, filizlenmekte olan İslam davasına acımasız bir balta vurulmaması açısından gizli davete gerek duyulmuÅŸtu. Bu safhada Hz. Peygamber faaliyetini genellikle davet merkezi edindiÄŸi Daru’l-Erkam’dan yürütmüştür. Burası ilk iman edenlerden el-Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın Kabe karşısında Safatepesi yamaçlarındaki evi idi. İlk müslümanlardan bir çoÄŸu islam’ı burada kabul etmiÅŸler, Hz. Peygamber’in eÄŸitimine burada mazhar olarak İslam’ın eÅŸsiz esaslarını ruhlarınaa ve hayatlarına burada nakÅŸetmiÅŸlerdi. Hz. Peygamber burada İslam davasına gönül baÄŸlayarak mallarını ve canlarını bu hak dava uÄŸrunda fedadan çekinmeyen sadık, vefalı ve ihlaslı bir kadroyu oluÅŸturmakla meÅŸgüldü. O, biliyordu ki böyle bir kadro olmaksızın İslam davasının ortaya çıkıp yayılması mümkün deÄŸildir. Bu bakımdan Hz. Peygamber’in bu devredeki icraatı ashabını birbirine kenetlendirmiÅŸ ve aralarında mükemmel bir baÄŸlılık oluÅŸturmuÅŸtu.
    İşte Hz. Peygamber İslam davası etrafında böyle bir kadro oluÅŸturduktan sonra peygamberliÄŸin dördüncü yılından itibaren İslam’ı açık açık tebliÄŸ etmeye baÅŸladı. KureyÅŸ müşriklerinin İslam’ı engellemek için baÅŸvurdukları çok çeÅŸitli çareler, Hz. Peygamber’e ve İslama samimiyetle baÄŸlı kadro elemanlarına engel olamıyordu. Bu arada Mekke müşrikleri özellikle korunmasız müslümanlara insaf ve vicdana sığmayan eziyet ve iÅŸkencelerde bulundular. Bu iÅŸkenceler karşısında Hz. Peygamber, isteyen müslümanların HabeÅŸistan’a gidebileceklerini belirtip hicret izni verince, nübüvvetin beÅŸ ve altıncı yıllarında müslümanlardan birer grup l. ve II. HabeÅŸ hicretlerini gerçekleÅŸtirdiler. Mekkeli müslümanların böylece Mekke haricine İslam’ı taşımaları, müşriklerin hınç ve kinini artırmıştı. Ama Cenab-ı Hakk’ın yardım ve inayeti sebebiyledir ki İslam’a gösterilen bu düşmanlıklar bile hak dinin yayılmasına yardımcı oluyordu. Mesela azılı müşriklerden Ebû Cehil’in bizzat Hz. Peygamber’e yaptığı sözlü ve fiili bir sataÅŸma, KureyÅŸ arasında ÅŸahsiyeti ve kuvvetiyle büyük bir itibara sahip olan Hz. Hamza’nın müslüman olmasını saÄŸladı. Ardından Mekke idare meclisi Daru’n-Nedve’de alınan Hz. Peygamber’i öldürme kararını uygulamak için harekete geçen güçlü ÅŸahsiyet Ömer b. el-Hattab, Hz. Peygamber’i öldürmek üzere O’nu ararken aslında ayakları onu hidayete sevkediyor ve Ömer’in gücü islam saflarına yeni bir heyecan ve ÅŸevk katıyordu. Arka arkaya Hz. Hamza’nın ve Hz. Ömer’in müslüman olmaları, KureyÅŸ müşriklerinin gözünü bir süre yıldırmış, artık müstümanlara dokunamaz olmuÅŸlardı. İşte bunu izleyen günlerde HabeÅŸ muhacirlerinden bir kısmı Mekke’ye geri döndü. Ancak bu sırada müşrikler yeniden ÅŸiddete baÅŸlayıp, cehalet ve baÄŸnazlıkla baÄŸlandıkları ata dinlerini, zulme dayalı olduÄŸu için İslam’ın ortadan kaldıracağı ÅŸahsî çıkar ve menfaatlerini, batıl tahakküm ve zorbalıklarını kurtarabilmek için akıl almaz çarelere baÅŸvurmuÅŸlardı. Bu türden olmak üzere hem müslümanlar, hem de müslümanları koruyan HaÅŸimoÄŸulları, peygamberliÄŸin yedinci senesi île onuncu senesi arasında tam üç yıl devam eden bir boykot ve muhasaraya maruz kaldılar. Mekkeliler ne müslümanlarla, ne de onları koruyan HaÅŸimoÄŸulları ile hiç bir münasebette bulunmayacaklarına, her türlü iliÅŸkiyi keseceklerine, onlarla hiç bir ÅŸekilde alış-veriÅŸte bulunmayacaklarına, oturup kalkmayacaklarına, kız alıp vermeyeceklerine dair bir karar almış, bu kararı yazdıkları sahifeyi Kabe’nin iç duvarına asarak dinî bir hüviyet de vermiÅŸlerdi. Bu karara muhalefet eden, hem vatana, hem de dine ihanet etmiÅŸ sayılacak ve en ağır ÅŸekilde cezalandırılacaktı. Mekkeliler tarafından üç yıl süreyle ve titizlikle uygulanan bu karar, elbette müslümanlara sıkıntılı, güç günler yaÅŸatmıştır. PeygamberliÄŸin onuncu yılında bu karar iptal edilip boykot ve muhasara kaldırıldığı vakit müslümanlar peK ziyade sevinme imkanı bulamadılar. Çünkü çok geçmeden Hz. Peygamber iki büyük yakınını, amcası Ebû Talib’i ve eÅŸi Hz. Hatice’yi üç gün arayla ardı ardına kaybetti. Rasulullah’ın üzüntüsüne müslümanlar da katıldılar ve bu seneye Hüzün yılı adını verdiler. Özellikle Ebû Talib’in vefatı, Hz. Peygamber’in Mekke’de İslam’ı tebliÄŸ etmesini bir hayli güçleÅŸtirdi. Çünkü Ebû Talib’in saÄŸlığında Mekkeliler Ona hürmet duydukları için himayesine aldığı yeÄŸenine dokunmuyorlardı. Åžimdi bu himaye ortadan kalktığı için Hz. Peygamber her yerde sataÅŸma ve engellemelerle karşılaşıyordu. Böyle bir ortamda İslam’ı tebliÄŸ etmek adeta imkansız hale geldiÄŸinden Hz. Peygamber, İslam’ı kabullenecek yeni bir kitle aramaya baÅŸladı. Bu sebeple de azadlı kölesi Zeyd b. Harise ile birlikte bir gün gizlice Taife gitti. Ancak dolaylı akrabalarından olan reislerinden gördüğü alaylı ve acımasız muamele Hz. Muhammed’in derhal Mekke’ye geri dönmesini gerekli kıldı. Hz. Peygamber ÅŸehirden gizlice çıkmıştı. Åžayet bu durum Mekkelilerce öğrenilmiÅŸse onun gidiÅŸi ülke dışına kaçma olarak deÄŸerlendirilebilir ve kendisi siyasi suçlu sayılabilirdi. Bu düşüncelerle Hz. Peygamber ÅŸehre ancak bir eman ve himaye altında girmek gerektiÄŸine kanaat getirerek müşriklerin ileri gelenlerinden Mut’ım b. Adî’nin himayesini saÄŸladı ve onun koruması altında ÅŸehre girdi. Yıllar boyu Mekkelilerin İslam’a karşı gösterdiÄŸi kin; düşmanlık ve engellemeler, üç yıl süreyle devam eden ve insafsızca uygulanan toplumdan dışlanma ve muhasara olayı, ardından Ebû Talib’in ve Hz. Hatice’nin vefatları dolayısıyla Hz. Peygamber’in himayesiz kalması ve Mekkelilerin sataÅŸmalarına maruz kalması, bunu takiben de Taif halkının horlayıcı tavrı, her ne kadar Allah Rasulünün ümit ve azmini kıramamış, davet ÅŸevk ve iÅŸtiyakını azaltamamış ise de, şüphesiz bir beÅŸer olarak O’nu üzmüş ve rencide etmiÅŸti. İşte böyle bir durumda Hz. Peygamber’i sevindirecek ve Kur’an’dan sonra en büyük mucizelerinden biri olan bir mucize meydana geldi. Cenab-ı Hak, Rasulünü teselli etmek, bunca gördüğü düşmanlıklara raÄŸmen gösterdiÄŸi sabır ve sebat dolayısıyla O’nu taltif edip lütuf ve ikramda bulunmak üzere katına çağırdı ve Hz. Peygamber’in İsra ve Miraç mucizesi gerçekleÅŸti. Bir gece vakti Hz. Peygamber, bir an ifade edilebilecek çok kısa bir zaman dilimi içinde önce Mekke’den Kudüs’e gitti. Oradan da göklere yükselerek Rabbinin huzuruna çıktı; dünya ötesi alemi, Cennet ve Cehennem’i müşahede etti. Böylece ruhen takviye görmüş, Rabbi tarafından mükafaatlandırılmış olarak tekrar aynı anda Mekke’ye döndü. Bu olaydan sonra Hz. Peygamber (s.a.s) İslamî tebliÄŸine yine devam ediyordu. Fakat İslam’ın kitlesi olacak zümreyi arayışı genellikle Mekke’ye dış kabilelerden hac, umre veya ticaret gibi maksatlarla gelen yabancılar arasında oluyordu. Önceleri bu teÅŸebbüsü bazen olaylı, bazen sert, nazik, veya mütereddit, ama hep menfi bir tavırla karşılanıyordu. Ancak nübüvvetin onbirinci senesinde Medine’nin Hazrec kabilesinden altı kiÅŸi Akabe adı verilen yerde Hz. Peygamber’le karşılaşıp kısa bir görüşmeden sonra O’na iman ettiler. Bu altı Medineli, ÅŸehirlerine dönüşte Hazrec ve Evs kabileleri arasında İslam’ı yaydılar. Ertesi senenin hac mevsiminde ikisi Evsli, onu Hazreçli oniki kiÅŸilik bir heyet yine Akabe’de Hz. Peygamber’le buluÅŸup O’na bey’at ettiler, l. Akabe bey’atı olarak tarihlere geçen bu görüşmenin akabinde Hz. Peygamber, İslam kadrosunun ilk elemanlarından Mus’ab b. Umeyr’i davetçi olarak Medine’ye gönderiyordu. Mus’ab’ın Medine’de bir yıl süreyle yaptığı faaliyet öylesine verimli olmuÅŸtu ki İslam’ın bahsedilmediÄŸi ve girmediÄŸi bir ev hemen hemen kalmamıştı ve Medineliler, Allah Rasulünü ÅŸehirlerine buyur edip O’nu koruma konusunda her tehlikeyi göze alacak bir kıvama eriÅŸmiÅŸlerdi. PeygamberliÄŸin onüçüncü yılında Medine’den gelen daha kalabalık bir heyet Akabe’de Hz. Peygamber’le bir gece vakti gizlice buluÅŸup II. Akabe Bey’atı’nı gerçekleÅŸtiriyor ve ÅŸehirlerine göç ettiÄŸi takdirde Hz. Peygaber’i ve Mekkeli müslümanları malları ve canlarını korudukları gibi koruyacaklarına and içiyorlardı, iÅŸte bu and ve karşılıklı söz vermelere İslam tarihinde “Akabe bey’atları” adı verilmiÅŸtir.

Hicret ve İslam Devleti
    Mekkeliler bu görüşmeleri haber aldıkları zaman baÅŸlatılan yeni baskılar, müslümanlara hicret kapılarını açtı. Hz. Peygamber’in izni ile Ashab-ı Kiram gruplar halinde ve çoÄŸunlukla gizlice ÅŸehri terkedip Medine yolunu tuttular. Artık ÅŸehirde Hz. Peygamber ve ailesi, Hz. Ali, Hz. Ebûbekir ve ailesi ile hicrete imkan bulamamış olanlarla yakınları veya akrabaları tarafından hicretleri engellenmiÅŸ kimseler kalmıştı. Müslümanların Medine’de toplanarak zinde bir güç oluÅŸturmaları, Mekkelileri ürküten ve korkutan bir husus olmuÅŸtu. Bu günlerde sık sık olaÄŸanüstü toplantılar yapan müşrikler, gizli bir celsede, karşılaşılan bu zor problemi çözme yollarını aradılar. Yegane kurtuluÅŸ yolu olarak Hz. Muhammed’in öldürülmesi görüldü. KararlaÅŸtırılan komplonun icrası için hazırlıklar yapılırken Cebrail (a.s) vasıtasıyla durumdan haberdar olan Hz. Peygamber de hicret için hazırlığa koyuldu ve hicrette kendisine yol arkadaÅŸlığı yapacak Hz. Ebûbekir’le önceden hazırladığı plan gereÄŸince geceleyin Mekke’yi terketti. Uzun ve zaman zaman tehlikeli geçen yorucu bir yolculuktan sonra 8 Rebiulevvel pazartesi günü Medine’nin banliyösü Kubâ köyüne geldiÄŸi zaman Ensar ve Muhacirun’un O’nu karşılaması son derece heyecanlı ve içten olmuÅŸtu. Hz. Peygamber bu köy halkının ricası üzerine burada beÅŸ gün istirahat etti ve bu kısa istirahatı sırasında bilfiil kendisi de çalışarak bir mescid inÅŸa ettirdi. Kuba’ya geliÅŸinin beÅŸinci günü sabahleyin buradan ayrılarak Medine ÅŸehrine yöneldi. Günlerden cuma idi. Öğle vakti Ranuna adlı mevkiye gelindiÄŸi vakit Hz. Peygamber burada durdu; ilk cuma hutbesini îrad etti ve ardından ilk cuma namazını kıldırdı. Sonra yoluna devam etti. Åžehirde bir bayram havası vardı. Büyük küçük herkes yollara dökülmüş, coÅŸkun bir tezahürat, sevgi ve saygıyla Hz. Peygamber’i karşılıyor, ÅŸehirilerine ve evlerine buyur ediyordu. Hz. Peygamber hiç kimsenin davetini reddetmiÅŸ olmamak ve hiç kimseyi kırmamak için uygun bir çare buldu ve üzerinde hicret ettiÄŸi devesi Kasvâ kendi haline bırakıldı; devenin çöktüğü yere en yakın evde Hz. Peygamber misafir olacaktı. Deve, ÅŸehrin orta tarafında iki yetim çocuÄŸa ait boÅŸ bir arsada çöktü ve Hz. Peygamber kendisine ait hane-i saadetleri inÅŸa edilinceye kadar buraya evi en yakın olan Ebû Eyyûb Halid b. Zeyd el-Ensarî Hazretlerinin evinde misafir kaldı. Böylece Hz. Peygamber’in hayatında ve davet faaliyetinde yeni bir dönem, Medine dönemi baÅŸlamış oluyordu. Medine’de Hz. Peygamber, İslam’a kucak açmış büyük bir kitleye kavuÅŸmuÅŸtu; İslam’ın bağımsızlığı ve hakimiyetini ilan edeceÄŸi bir vatana da sahipti. Artık yapılacak ÅŸey, bu vatan sathında İslam cemaatını teÅŸkilatlandırmak, insanların birbirleri ile olan münasebetlerini hak ölçüleri içerisinde düzenlemek ve hakkın hakimiyetini saÄŸlayarak etrafa yaymaktı. Bunun için de bir devlete ihtiyaç vardı. Peygamber Efendimiz bu ihtiyacı gayet iyi bildiÄŸinden, artık Medine’ye hicretin ilk günlerinden itibaren O’nun davet merhaleleri arasında “devletleÅŸme diye adlandırdığımız safhayı gerçekleÅŸtirmek üzere çaba sarfetti. KuruluÅŸ günlerini yaÅŸayan İslam devleti’nin idare merkezi, hükümet binası, harp karargahı vs. gibi çok önemli hizmetler verecek olan Mescid’i inÅŸa etti. Mescide bitiÅŸik olarak bina edilen suffa, İslam cemaatının bütün İslamî meselelerde eÄŸitildiÄŸi ve gerekli bilgilerin öğretildiÄŸi önemli bir eÄŸitim-öğretim müessesesi oldu. Bu sıralarda okunmaya baÅŸlanan ezan, sadece namaz vaktinin geldiÄŸini bildiren bir ilan deÄŸil, aynı zamanda İslam hakimiyetini aleme haykıran bir sembol ve ÅŸiar idi. KomÅŸu devletlerle münasebetlerin tanzimi için henüz hicri birinci senede ilk sınır tespiti gerçekleÅŸtirilmiÅŸ ve bu sınırlar içerisindeki müslümanların gücünü belirleme açısından Hz. Peygamber’in emri üzerine nüfus sayımı yapılmıştı. Ensar’dan bir kiÅŸi ile muhacirun’dan bir kiÅŸinin bir araya getirilerek İslam topluluÄŸunun ikiÅŸer ikiÅŸer kardeÅŸleÅŸtirilmesi ameliyesi demek olan muahat , baÅŸka bir çok faydaları yanısıra İslam Devleti’nin asıl unsurunu oluÅŸturan müslümanlar arasında tam bir kaynaÅŸma ve dayanışma saÄŸlıyordu. Yine aynı senede hazırlanan anayasa, müslümanların olduÄŸu kadar Medine’de bulunan müşrikleri ve Yahudileri de kapsamına alarak Hz. Peygamber’in devlet baÅŸkanlığını bu gayri müslim azınlıklara da kabul ettiriyor ve aynı ülkede yaÅŸayan vatandaÅŸlar olarak bu insanlar İslam’ın hakimiyet ve koruması altına alınarak devlet açısından güvenliÄŸin saÄŸlanması hedefleniyordu.
    Hz. Peygamber, planlı ve sistemli bir ÅŸekilde İslam devletini teÅŸekkül ettirmek için içte bu tedbirleri alırken, elbette ülke dışındaki güçleri de hesaba katmak gerekiyordu. Bu bakımdan komÅŸu devletleri tanımak, İslam varlığını onların resmen tanımalarını saÄŸlamak, iyi iliÅŸkiler kurarak İslam’ın yayılmasına imkan hazırlamak üzere Hz. Muhammed, çevresindeki komÅŸu kabileler ile iliÅŸkiler kurdu. Bu arada müslümanlar Mekke’de evlerini barklarını, mallarını mülklerini terkederek dinleri uÄŸrunda yurtlarından ayrılmış olmalarına raÄŸmen İslam’a kin ve husumetleri durmak bilmeyen KureyÅŸ müşriklerinin düşmanca faaliyetleri, onlara yönelik bazı askerî seferler düzenlenmesini gerekli kıldı. Hz. Peygamber’in hicretinden sonra KureyÅŸ ileri gelenleri Medine’deki Yahudi ve münafık reislerine mektuplar ve haberler göndererek onları İslam’a karşı kışkırtıyor, kendileriyle iÅŸbirliÄŸine çağırıyor, ayrıca kendilerine yardımcı olmadıkları takdirde sadece Müslümanları yok etmekle kalmayacaktarı, onlara yataklık ettikleri için gayri müslim de olsa Medine’deki herkesi cezalandıracakları tehdidini savuruyorlardı. Bu düşmanlık ve tehditler, sadece sözde kalmadı ve zamanla uygulamaya konuldu. Hicretin üzerinden henüz yeni bir yıl geçmiÅŸti ki Kürz b. Cabir el-Fihrî adlı bir müşrik, yanındakilerle birlikte Medine’nin dış meralarında otlayan sürülere bir baskın yaptı ve bir miktar zarara yol açtı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Kürz b. Cabir’i takibe çıkmış, bu tür tecavüzlerin tekrarlanmaması için gerekli tedbirleri de almıştır, iÅŸte bu tedbirlerden biri olarak çıkarılan Abdullah b. CahÅŸ seriyyesinde ilk kez müslümanlarla müşrikler arasında çatışma çıktı ve kan döküldü (2/624). Bu çatışma sırasında müşrik ileri gelenlerinden Amr b. el-Hadramî öldürülmüştü: Harp için zaten fırsat kollayan Mekke müşrikleri bunun intikamı için derhal harekete geçtiler. Bu arada geliri ile harp masraflarını karşılamak üzere çıkarılan Ebû Süfyan kervanının Hz. Peygamber tarafından takip altına alınması, KureyÅŸ’ir harp niyetini hızlandırdı ve Bedir Gazvesi vuku buldu (2/624). Bedir harbi, müşriklerin tam bir hezimeti ile sonuçlanmış ve İslam devleti azılı bir çok düşmanından kurtulmuÅŸtu. Bu arada Hz. Peygamber’in İslam devleti’nin vatandaÅŸları kabul ettiÄŸi, bu sebeple de kendiler ile anlaÅŸma yaparak can ve mal güvenliklerini saÄŸladığı din ve vicdan hürriyetlerini tanıdığı Yahudi kabilelerinden Kaynuka oÄŸulları’nın serkeÅŸlikleri ortaya çıktı. Bedir savaşının sonucu karşısında duydukları üzüntü, KureyÅŸlilere ulaÅŸtırdıkları taziyeler, ikaz ve nasihatlara karşı serkeÅŸ tavırları ve bütün bunlara ilave olarak müslümanların ırz ve namuslarına tasallut edip bir de müslümanı öldürmeleri, Medine’den onların sürülmeleri neticesini doÄŸurdu. (2/624). Böylece İslam devleti bizzat içte önemli bir tehlikeyi ve bir çıbanbaşını bertaraf etmiÅŸ oluyordu. Bunu izleyen yıllarda vuku bulan ve islam tarihi kaynaklarının bütün teferruatı ile naklettiÄŸi Uhud , Benu’n-Nadir, Benül-Mustalık, Hendek, Benü Kureyza Hayber, Mekke fethi, Huneyn, ve Tebük gibi büyük gazveler baÅŸta olmak üzere Hz. Peygamber’in bütün seferleri ile çıkarılan bir seri seriyye hep İslam devtetinin giderek daha da güçlenmesini saÄŸlamıştır. Ayrıca bütün bu seferler ve muharebeler, Hz. Peygamber’in eÅŸsiz bir komuta gücüne, büyük bir sevk ve idare kaabiliyetine, ölçülmez bir cesaret ve ÅŸecaata sahip olduÄŸunu ispatladı. Yalnız bizzat Hz. Peygamber’in hadislerinde: “…Ben rahmet Peygamberiyim, ben harp peygamberiyim” (ibn Hanbel IV, 395; V, 405) ÅŸeklinde ifadesini bulduÄŸu gibi, zaruri olduÄŸu zaman harp peygamberi olan Hz. Muhammed, aslında sulhu harbe daima tercih ediyordu. Hz. Peygamber’in duyduÄŸu sulh arzusu, hicretin altıncı yılı sonlarında KureyÅŸ’le imzalanan Hudeybiye Musâlahası’nda KureyÅŸ’in ileri sürdüğü, ilk bakışta müslümanlar açısından çok ağır görünen ve hatta Hz. Ömer’in dilinde ifadesini bulduÄŸu üzere Ashabı kiram tarafından “zillet” gibi kabul edilen bir takım ÅŸartlar O’nun kabülünü gerektirmiÅŸti. Gerçekte bu ÅŸartlar daha sonra tamamıyla müslümanların lehine dönüşmüş ve Hudeybiye barış anlaÅŸması “apaçık bir fetih”olmuÅŸtu (el-Fetih-48/1 ayetinde bu hususa iÅŸaret olunmaktadır). Bu barış sayesindedir ki KureyÅŸ’in İslam’a düşmanlıkta baÅŸ çeken reisleri İslam saflarında yer almaya baÅŸladı. Yine bu musalaha sayesindedir ki, İslam’ın sesi baÅŸtan baÅŸa Arap Yarımadası’na ulaÅŸtığı gibi Bizans, İran, HabeÅŸistan ve Mısır gibi güçlü ülkelere iletildi ve cihanşümul İslam daveti hızla ilerlemeye baÅŸladı.
    Bu arada Hicretin sekizinci senesinde Mekke’nin fethedilmiÅŸ olması ve Mekke halkının tamamıyla İslamiyet kabul etmeleri sebebiyle müslümanlara hac etme imkanı doÄŸmuÅŸtu. Ancak Arap Yarımadası’nda hala mevcut müşrik Araplar da kutsal bir ibadet sayarak Mekke’ye hac yapmaya geleceklerinden ve hac sırasında cahiliye adetlerini irtikap edeceklerinden Hz. Peygamber müşriklerle bir arada bizzat kendisi hac yapmayı uygun bulmadı. Fakat haccetmek isteyenlere de engel olmayarak baÅŸlarına Hz. Ebubekir’i hac emîri tayin etti. İşte böylece hicretin dokuzuncu yılı hac mevsiminde bazı sahabiler haccetmek üzere Medine’den yola çıkmışlardı; ki, Hz. Peygamber’e Tevbe (Berâe) Suresi’nin ilk otuzaltı ayeti nazil oldu. Bu ayetler müşriklere verilecek bir ültimatom ve notayı ihtiva ediyor; bundan böyle hac içinde olsa hiç bir gayri müslimin Mekke harem bölgesine giremeyeceÄŸi, eskiden cahiliye döneminde Arapların yaptığı ÅŸekilde Kabe’nin çırılçıplak tavaf edilmesi adetinin kaldırıldığı; İslam devleti ile andlaÅŸması bulunan müşrikler ile münasebetlerin antlaÅŸma süresi doluncaya kadar andlaÅŸmada belirlenen esaslar içerisinde sürdürüleceÄŸi, antlaÅŸma süresi dolunca yeni bir antlaÅŸma cihetine gidilmeyeceÄŸi ve bu durumdaki kabilelerin ya müslüman olmak ya da İslam’a düşmanlığı kabul etmek şıklarından birisi ile karşı karşıya kalacakları, antlaÅŸması olmayan veya süresinden evvel antlaÅŸmayı bozmuÅŸ olan müşrik Araplara ise dört aylık bir mühletin verildiÄŸi, bu mühletin sonunda bu kabilelerin de ya müslüman olmayı ya da İslam’a düşmanlığı kabul durumunda olacakları hükümlerini getiriyordu. İşte bu hükümler, yapılan hac sırasında Arap Yarımadasının muhtelif yerlerinden hac etmeye gelmiÅŸ farklı kabilelere mensup müşrik Araplara, Hz. Peygamber’in görevlendirdiÄŸi Hz. Ali tarafından tebliÄŸ edildi. Bu ültimatomu alan müşrik Araplar hac sonrasında memleketlerine döndükleri zaman tüm kabile mensupları ile bir durum deÄŸerlendirmesi yaptılar ve bu sıralarda Hz. Peygamber’in gönderdiÄŸi İslam’ı tebliÄŸ eden gruplara ve görevlilere İslam’ı kabul ettiklerini bildirerek İslam devleti’nin hakimiyetine girdiler. Böylece Hz. Peygamber hicretin onuncu senesinde İslam dinini ve islam hakimiyetini baÅŸtanbaÅŸa tüm Arap Yarımadası’na ulaÅŸtırmış, görevini layıkıyla yerine getirmiÅŸ oluyordu.

  Tamamlanan İslam İnkılabı ve Hz. Peygamber’in Vefatı
    Zamana ve zemine uygun bir ÅŸekilde nerede nasıl hareket edeceÄŸini gayet mükemmel hesap eden ve planlı bir strateji uygulayan Hz. Muhammed, yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede tarihte eÅŸine rastlanılmayacak büyük bir inkılabı gerçekleÅŸtirmiÅŸti. Kırk yaşında peygamberlik görevine baÅŸladığı zaman yapayalnızdı, güçsüzdü, maddi imkanları yoktu. Buna mukabil, mücadeleye giriÅŸtiÄŸi toplum, tasavvur edilebilecek en aÅŸağı seviyede bulunuyordu. Müşriklerin inanç ve ibadetleri son derece mantıksız ve gülünçtü; ahlak telakkileri müptezeldi; hak, adalet anlayışları zulmün göstergesiydi; menfaatler her ÅŸeyin üstünde tutuluyordu. Böyle bir ortamda Hz. Peygamber’in yılmadan yorulmadan, büyük bir azim ve iÅŸtiyakta yürüttüğü İslam daveti, yirmiüç senede öyle bir sonuç verdi ki; artık o dönemden “Asr-ı Saadet” “Saadet asrı” diye bahsetmek gerekecekti. Hz. Peygamber gerçekleÅŸtirdiÄŸi bu büyük inkılabın heyecanı ve görevini layıkıyla yapmış olmanın huzur ve mutluluÄŸu içerisinde kendisine iman edenleri hicrî onuncu senenin hac mevsiminde hac yapmak üzere Mekke’de topladığı zaman, genellikle kabul edildiÄŸine göre, etrafında 114.000 sahabi vardı. Bu hac, Hz. Peygamber’in son haccı olduÄŸu için ve yaptıkları konuÅŸmalarında bir bakıma ashabına veda ettiÄŸinden “veda haccı” diye adlandırılmıştır. Bu haccın yerine getiriliÅŸi sırasında Peygamber Efendimiz, muhtelif ibadet yerlerinde yaptığı konuÅŸmalarında baÅŸlangıcından o güne kadar tebliÄŸ ettiÄŸi hak dinin temel esas ve prensiplerini öz ve veciz ifadelerle, etrafını çevreleyen ashabının ÅŸahsında bütün ümmetine son bir kez daha takdim ediyor ve Rabbinden “Dinin artık tamam olduÄŸu” mesajını alıyordu (el-Maide, 5/3). Hz. Peygamber, Veda haccı’ndan Medine’ye döndükten sonra Üsame b. Zeyd komutasında bir orduyu Bizans üzerine sevketmeye niyetlendi ve genç komutanını çağırarak gerekli talimatı verdi. Ancak ordunun sefer hazırlıkları yapılırken Hz. Peygamber’in baÅŸlayan rahatsızlığı gün geçtikçe ÅŸiddetlendi ve O’nu bîtab bir ÅŸekilde yataÄŸa düşürdü. Hastalığının ilk günlerinde namaz vakti olduÄŸu zaman mescide çıkıp ashabına namaz kıldırıyordu. Ama 8 Rebîulevvel perÅŸembe günü akÅŸam üzeri geçirdiÄŸi bir baygınlıktan sonra o günün yatsı namazından itibaren imamlık, Hz. Peygamber’in emri ile Hz. Ebûbekir’e havale edildi. Hicrî onbirinci yılın 12 Rebîulevvel pazartesi günü kuÅŸluk vaktinde de Kelime-i Tevhid getirerek ve Rabbini kasıtla:”… Yüce dosta!” diyerek Rabbine kavuÅŸtu.
    Hz. Peygamber’in cenazesinin hazırlanması, yıkanması, kefenlenmesi iÅŸlerini Hz. Ali, Hz. Abbas, Abbas’ın oÄŸlu Fazl, Üsame b. Zeyd gibi yakınları yerine getirdi. Peygamberlerin vefat ettikleri yerde defnolunacaklarına dair Hz. Ebubekir’in rivayet ettiÄŸi bir hadis dolayısıyla, Hz. Peygamber’in vefat ettiÄŸi Hz. AiÅŸe’nin odasında bir kabir kazıldı. Bu arada Ashab-ı kiram grup grup gelerek Rasul-ü Ekrem için cenaze namazı kıldılar. Oda küçük olduÄŸundan küçük cemaatlar halinde kılınan cenaze namazı bir hayli uzun sürmüştü. Bu sebeple Hz. Peygamber’in naşı ancak çarÅŸamba günü gece vakti kabre indirilebildi.
Peygamber Efendimiz vefat ettiklerinde 63 yaşında idi.

 

VEDA HUTBESİ
 
    (Bu hutbe, M.S. 632 yılında Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz tarafından yüz bini aÅŸkın müslümana irad edilmiÅŸtir. Hz. Muhammed (S.A.V.) Allah’a hamd ve senâdan sonra şöyle buyurmuÅŸtur.)
     EY İNSANLAR!
     Sözümü iyi dinleyiniz.Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğiz. İNSANLAR!

     Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.

     ASHABIM!

     Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildiren kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlıyarak muhafaza etmiş olur.

     ASHABIM!

     Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeÅŸidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uÄŸrayınız. Allah’ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahilliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz deAbdulmuttalib’in oÄŸlu (amcam) Abbas’ın faizidir.

     ASHABIM!

     Cahilliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib’in torunu (amcazadem) Rebia’nın kan davasıdır.

     İNSANLAR!

     Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyet kurmak gücünü ebedi suretle kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

     İNSANLAR!

     Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzeridne hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların, aile yuvasını, hoÅŸlanmadığınız hiçbir kimseye çiÄŸnetmemeleridir. EÄŸer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe döğüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, memleket göreneÄŸine göre, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.

     MÜ’MİNLER!

     Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç ÅŸaşırmazsınız. O emanet Allah Kitabı Kur’andır. MÜ’MİNLER! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeÅŸidir, böylece bütün müslümanlar kardeÅŸtir. Din kardeÅŸinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz baÅŸkasına helal deÄŸildir. MeÄŸer ki gönül hoÅŸluÄŸu ile kendisine vermiÅŸ olsun…

     ASHABIM!

     Nefsinize zulmetmeyiniz. Nefsinizin de  üzerinizde hakkı vardır.

      İNSANLAR!

      Allah Teala her hak sahibine hakkını (Kur’an’da) vermiÅŸtir. Varise vasiyet etmeÄŸe lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeÄŸinde doÄŸmuÅŸsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından baÅŸka bir soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden baÅŸkasına intisaba kalkan nankör, Allah’ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün müslümanların ilencine uÄŸrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve ÅŸahadetlerini kabul eder.

     İNSANLAR!

     Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O’na en çok saygı göstereninizdir. Arabın Arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden baÅŸka- bir üstünlüğü yoktur. İNSANLAR! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

     “-Allah’ın elçiliÄŸini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun diye ÅŸahadet ederiz.” (Bunun üzerine Resûl-i Ekrem mübarek ÅŸahadet parmağını göğe doÄŸru kaldırarak sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek şöyle buyurdu.) Åžahid ol yâ Rab! Åžahid ol yâ Rab! Åžahid ol yâ Rab!
 

Hz. Peygamber’in Vücut özellikleri
    Hz. Peygamber, uzuna yakın orta boylu, pembemsi nuranî beyaz tenli olup iri yapılı idi. Ama ÅŸiÅŸman deÄŸildi ve göbeÄŸi göğüs hizasından taÅŸmazdı. Uyumlu ve dengeli bir vücuda sahip olan Hz. Peygamber’in başı irice olup O’na ayn bir güzellik ve heybet veriyordu. Saçları kumral olup düz ile kıvırcık arasındaydı ve kulak yumuÅŸağına kadar uzanırdı. Saçını çoÄŸu zaman tam ortasından ayırarak iki yana doÄŸru tarardı. Muntazam ve gür bir sakalı vardı. Saç ve sakallarındaki beyaz tel sayısı vefat anlarında yirmiyi bulmuyordu. Saç ve sakal bakımını asla ihmal etmez, yanında devamlı tarak bulundururdu. KaÅŸlarının arası hafif aralıklı, gözleri siyah, burnunun üst tarafı gayet itidal üzere yüksekçe, diÅŸleri muntazam ve tertemizdi. Devamlı misvak kullanırdı. Omuzlarının arası genişçe, omuz baÅŸları kalın, el ve ayakları enlice idi. İki kürek kemiÄŸi arasında, keklik ya da güvercin yumurtası büyüklüğünde tüylerle kaplı kırmızımtırak bir ben vardı; ki, bu ben, peygamberlik mührü idi. Yürürken adımlarını düzgünce kaldırarak atar, sanki yokuÅŸtan iniyormuşçasına önüne hafifçe eÄŸilerek hızlıca yürürdü. Peygamber Efendimiz, bedeninin, giyeceklerinin, yiyeceklerinin ve çevresinin temizliÄŸine büyük bir önem ve itina gösterirdi.

Hz. Peygamber’in Åžahsiyeti ve Ahlakı
    Peygamber Efendimiz, bedenen olduÄŸu kadar ahlak ve ÅŸahsiyeti itibariyle de insanların en mükemmelidir. Bu hususta yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Şüphesiz ki sen, büyük bir ahlak üzeresin” (el-Ka-lem, 68/4). Bizzat Hz. Peygamber; “Ben, ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmuÅŸtur (Muvatta’, Husnü’1-Hulk, 8). Biliyoruz ki, Peygamber Efendimiz çocukluÄŸundan beri Cenab-ı Hakk’ın kontrol ve murakabesi altında idi. Bu sebeple O; “Beni Rabbim terbiye etti ve güzel terbiye etti” buyurmuÅŸ (Süyüti, el-Ca-miu’s-Sağîr 1/14); hayatı boyunca gayri İslamî ve gayri insanî hiç bir söz, davranış ve fiil ondan sadır olmamıştır. PeygamberliÄŸinden önce de doÄŸru sözlülüğü, dürüstlüğü, ahde vefası, yardımseverliÄŸi ve her türlü güzel ahlakı ile takdirler kazanan ve KureyÅŸIiler tarafından “el-Emîn = güvenilir kiÅŸi” ünvanına layık görülen Hz. Muhammed, peygamberliÄŸinden sonra da Rabbinin Kur’an’la mü’minlere ve bütün insanlara emrettiÄŸi tüm ahlakî deÄŸerlere sımsıkı sarılmış ve bunları büyük bir titizlikle harfiyyen yerine getirmiÅŸtir. Bu bakımdan mü’minlerin annesi Hz. AiÅŸe’ye Ashab-ı kiram’dan birisi Hz. Peygamber’in ahlakını sorduÄŸu zaman, Hz. AiÅŸe; “O’nun ahlakı Kur’an idi” diye cevap vermiÅŸti (Müslim, Müsafirîn 136).
    Peygamber Efendimiz, Allah’ın Rasulü ve islam devleti’nin baÅŸkanı olarak yönetimi elinde bulundurmasına raÄŸmen, son derece mütevazî ve samimi idi. Daima sade bir hayatı tercih ederdi. GiyiniÅŸi, ev düzeni, yiyecekleri, tüm yaÅŸayışı sade idi. Zengin-fakir, küçük-büyük herkesle ilgilenir; hakka uygun olmak kaydıyla kendisine yapılan hiç bir müracaatı boÅŸ çevirmez, meÅŸru istekleri mutlaka yerine getirirdi. Son derece cömert ve iyilikseverdi. Hiç kimseye kötülük yapmaz, kimsenin kötülüğünü istemez, kimse hakkında kötü söz söylemez, kimsenin gönlünü kırmaz, ÅŸahsiyetini rencide etmez, kimseyi hor ve hakir görmezdi. Åžayet kızar ve öfkelenirse; bu, ÅŸahsı açısından olmayıp Allah içindi. SevdiÄŸi, beÄŸendiÄŸi, razı olduÄŸu ÅŸeyleri de Allah rızası için severdi. Cesaret ve ÅŸecaat, sabır, azim ve ümit, müsamaha ve iltifat, ÅŸefkat ve merhamet, O’nun belirgin ahlakî özellikleri idi. Peygamberlerin temel vasıflarından birisi olarak parlak bir zekaya, keskin bir kavrama gücüne, eÅŸsiz bir muhakeme kudretine, süratli bir intikal kabiliyetine sahipti. En tehlikeli ve kritik anlarda dahi çaresizliÄŸe düşmez, yapılabilecek en uygun davranışı uygular ve Cenab-ı Hakk’a tevekkül ederdi.

İdareci Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)
    Kur’an-ı Kerîm’in ihtiva ettiÄŸi ayetler ve İslamiyet’in mahiyeti, insanların birbirleri ile olan münasebetlerini ve dünya hayatının da tanzimini gerekli kıldığından; Hz. Peygamber, teÅŸekkül ettirdiÄŸi İslam cemiyetini yönetecek esasları koyarak bizzat tatbik etmiÅŸ ve Medine’ye hicretten itibaren varlık kazanan İslam devleti’nin ilk baÅŸkanı olmuÅŸtu. Hz. Peygamber’de mevcut yüksek idarecilik kabiliyet ve özellikleri o andan itibaren daha açık bir ÅŸekilde ortaya çıkmıştır. Tabilerini kendisine kayıtsız ÅŸartsız baÄŸlama imkanına raÄŸmen, Peygamber Efendimiz devlet yönetiminde cahiliye döneminin aksine, tebeası üzerinde tahakküm kurma cihetine gitmemiÅŸ; bu bakımdan, yönetimde ve yönetim anlayışında bir inkılap gerçekleÅŸtirmiÅŸtir. Cahiliye döneminde Araplar kendilerini temsil ve idare eden kabile reisine kayıtsız ÅŸartsız baÄŸlanarak haklıhaksız her hususta ona itaata mecbur tutulur ve reisin emir, fiil ve davranışlarına itiraz hakkına sahip bulunmazlardı. Peygamber Efendimiz ise devlet yönetiminin temel esası olarak istiÅŸareyi kabul etmiÅŸ, Cenab-ı Hak’tan emir almadığı her hususta mutlaka ashabıyla istiÅŸare ederek durumu onların müzakeresine açmıştır. Adalet ve hakkaniyet ölçülerine uyma, O’nun kaçınılmaz prensiplerinden idi. Adalet önünde soy, mevki, makam, mal, mülk gibi farklılıklar gözetmez; hakkın yerini bulmasına gayret gösterirdi. Kendisine, hırsızlık yapmış eÅŸraftan Fatıma adlı bir kadın getirilmiÅŸ ve bazıları aracılık yaparak cezayı hafifletmek istemiÅŸlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz öfkelendi ve “Hırsızlık yaparak getirilen, kızım Fatıma dahi olsa elini keserdim” buyurdu (Buharî, Hudüd 12; Müslim, Hudüd 8,9). Devlet idaresi için çeÅŸitli kademelerde görevli tayininde ehliyet ve liyakat esasına riayet eder; layık olan kiÅŸileri yaÅŸları küçük olsa da, soylu ailelerden olmasalar bile görevlendirirdi. Hak olan hususlarda kendisine ve görevlilerine itaat edilmesini ister; ancak hakka ve hakikata uymayan konularda tebeanın itaat mükellefiyetinde olmadıklarını belirtirdi. Böylece hak sınırları içerisinde emîre itaati gerekli görmekle birlikte, halkı kendi hizmetine mecbur kiÅŸiler olarak görmez, kendini onların üstünde saymazdı; bilakis onların içinden, aralarından biri idi.
    Hz. Peygamber’in devlet yönetimi, İslamî esasların bizzat kendisi ve tümü idi. Pek çok Kur’an ayetinde ifade edildiÄŸi üzere (el-En’am, 6/57, 62; Yusuf 12/40, 67; el-Kasas, 28/70, 88), İslam idare sisteminde hakimiyet, hükümranlık, hüküm ve tam idare Allah’a ait idi. Kanun koyma yetkisi de, bu bakımdan öncelikle Allah’ın vahiylerini ihtiva eden Kitab’a, yani Kur’an-ı Kerim’e mahsus bulunuyordu. Bizzat Hz. Peygamber ise ikinci sırada kanun koyucu durumundaydı. Dinî meselelerde Hz. Peygamber’in getirdiÄŸi hükümler ya Cebrail vasıtasıyla Cenab-ı Hak’tan aldığı, ama Kur’an’da yer almayan emirlere (vahy-i gayr-i metlüvv), dayanıyordu ya da bizzat kendi kararları idi. Ama bizzat kendisine ait bu kararlarda Hz. Peygamber’in bir yanılgısı söz konusu ise derhal Cenab-ı Hak tarafından ikaz ve tashih ediliyordu.
    Devlet baÅŸkanı olarak Hz. Muhammed, toplumda müslümanlar arasında veya İslam devleti’nin tebeası durumunda bulunan gayr-i müslimler arasında çıkan anlaÅŸmazlıkları, dava konusu olan problemleri de çözümlüyordu. Bu gibi durumlarda davacıyı olduÄŸu kadar davalıyı da dinliyor; yerine göre ÅŸahitlerin bilgisine baÅŸvuruyor, getirilen delilleri deÄŸerlendiriyor ve meseleyi fazla uzatmadan, sürüncemede bırakmadan, çoÄŸu zaman hemen o anda, deÄŸilse en kısa zamanda çözüme baÄŸlıyordu. Taraflara hakkaniyet mefhumunun aşılanmasına büyük hassasiyet gösteriyor; kendisinin bir beÅŸer olarak yapılan konuÅŸmalara, getirilen delil ve gösterilen ÅŸahitlere göre hüküm vereceÄŸini, gaybı bilemeyeceÄŸini, bu durumda aslında haklı olmadığı halde kendisine bir hak verilmiÅŸ olanın gerçekte Cehennem ateÅŸini almaktan baÅŸka bir kârı olmadığını belirtiyordu. Davaların halini bazan ashabının ileri gelenlerine havale ettiÄŸi de olurdu. Eyaletlere tayin edilen valiler Hz.Peygamber adına idareyi yürütüyor ve adliyeye taalluk eden meselelere bakıyorlardı.
    EÄŸitimci Olarak Hz. Muhammed Hz. Peygamber’in temel görevinin dinî ve dünyevî tüm meselelerde insanları eÄŸitmek olduÄŸu söylenebilir. Bu bakımdan bizzat kendisi; “Ben ancak bir muallim olarak gönderildim” buyurmuÅŸtur (ibn Mace, Mukaddime 17). Hz. Peygamberin eÄŸitimi, insanlara her yönde faydalı bilgilerin kazandırılması ve kazanılan bilgilerin kiÅŸilerin hayatına yansıyarak faydalı hale gelmesi esasına dayanıyordu. O, bir taraftan Cenab-ı Hakk’ın emrine uyarak; “Rabbim, benim ilmimi artır!” (Taha, 20/114) diye bilgisinin artırılması için Allah’a yalvarır ve bu uÄŸurda çaba sarfederken, diÄŸer taraftan; “Allahım, bana öğrettiÄŸinle faydalanmayı nasîbet!” (İbn Mace, Mukaddime 23) diye yakarıyor; “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım” (Müslim, Zikr 73) diyerek de bilgiden maksadın faydalanmak ve faydalı olmak olduÄŸunu belirtiyordu.
    Bu ölçüler içerisinde Peygamber Etendimiz ashabını Medine’ye hicretten önce Mekke döneminde Daru’l Er-kam’da, Hicretten sonra da Mescidü’n-Nebîde ve Suffa’da yoÄŸun bir ÅŸekilde eÄŸitim ve öğretime tabi tutmuÅŸtu. Tabiatıyla eÄŸitim, bütün bir hayatı ilgilendirdiÄŸinden; Hz. Peygamber evlerde, çarşıda, pazarda, yolda, bir sefer sırasında, harp halinde iken vesair durumlarda gerekli olan her yerde, her fırsat ve vesile ile eÄŸitim görevini yerine getiriyordu. EÄŸittiÄŸi kiÅŸilerin ÅŸahsî ihtiyaçları, ferdî farklılıkları, kabiliyet ve kapasiteleri Hz. Peygamber tarafından göz önünde tutuluyordu. Peygamber Efendimiz, kendisi haricinde eÄŸitim ve öğretim için görevliler de tayin etmiÅŸti. Okuma-yazma, basit matematik, Kur’an tilaveti, temel dinî bilgiler, hayatta uygulanacak pratik malumat bu ÅŸekilde öğretmenler tarafından veriliyordu. O sıralarda Arap Yarımadası’nda okuma-yazma seviyesi son derece düşük olduÄŸundan, yeterli müslüman öğretmenin bulunmadığı ilk yıllarda Hz. Peygamber, gayr-i müslim öğretmenlerden istifade etmekte bir beis görmemiÅŸti. Mesela Bedir gazvesinde müşriklerden elde edilen esirler arasında okuma-yazma bilenlerin, hürriyetlerine kavuÅŸabilmeleri için, on müslümana okuma-yazma öğretmeleri ÅŸart koÅŸulmuÅŸtu. İlk yıllarda müslüman çocukları okuma-yazma öğrenmek üzere Medine Yahudilerine ait okullara gönderilmiÅŸti. Peygamber Efendimiz kadınların eÄŸitim ve öğretimi ile de meÅŸgul oluyordu. Haftanın sadece kadınlara ayırdığı bir gününde onlara konuÅŸmalar yapıp ders veriyor, sorularını cevaplandırarak problemleri ile ilgileniyordu. Ayrıca Hz. AiÅŸe baÅŸta olmak üzere Rasülüllah’ın zevceleri ve Ashabın alim hanımları öğretim faaliyetlerinde Hz. Peygamber’e yardımcı oluyorlardı. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz henüz o sırada okuma-yazma bilmeyen zevcesi Hz. Hafsa’ya okuma-yazma öğretmek üzere bir görevli tayin etmiÅŸti.

  Komutan Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)
    KureyÅŸ müşrikleri baÅŸta olmak üzere İslam düşmanlarının faaliyetleri ve İslam’ın varlığına müsaade ve müsamaha göstermeyen tavırları, İslam’ın yeterli bir güç ve otoriteye kavuÅŸtuÄŸu Medine’ye hicretten itibaren düşmana karşılık vermeyi gerekli kılmış ve bunun bir sonucu olmak üzere, Hz. Peygamber’in hayatında savaÅŸlar, kaçınılmaz olarak zaman zaman ortaya çıkıp hayatının sonuna kadar devam etmiÅŸti. Bu sebeple tertiplenen askerî seferler göstermiÅŸtir ki; Hz. Peygamber fevkalade yüksek bir komuta güç ve dirayetine, eÅŸsiz bir askerî kabiliyete sahip idi. SavaÅŸ usûl ve taktikleri, hücum, savunma ve manevra ÅŸekilleri konusunda mükemmel bilgileri, savaÅŸ araç ve gereçleri hususunda yeni geliÅŸmeleri takip ederek baÅŸarı ile uygulama hassasiyeti vardı. Son derece cesaretli ve ÅŸecaatli olduÄŸundan Uhud ve Huneyn gazvelerinde olduÄŸu gibi savaşın en hararetli ve kritik anlarında ÅŸiddetli düşman hücumları karşısında Ashabın tereddüte düştüğü, bazılarının dağıldığı sıralarda bile sebat gösterir, en tehlikeli anlarda Ashabı O’nun yanına sığınarak kendilerini korurlardı. Son ana kadar savaşın kesin sonucu bilinemeyeceÄŸinden, düşmanın muzaffer göründüğü durumlarda bile metanetini kaybetmez ve akl-ı selîm ile düşünerek dağılan kuvvetlerini toplayıp karşı taarruzu gerçekleÅŸtirerek üstünlük saÄŸlardı. İstihbaratın askerlikteki önemini gayet iyi bildiÄŸinden cihad öncesinde, savaÅŸ sırasında ve sonrasında düşman faaliyetleri konusunda bilgiler toplamaya özen gösterir, küffar arasında devamlı istihbarat elemanları bulundururdu. Zaman zaman bu maksatla ve çevre emniyetini saÄŸlamak üzere keÅŸif kolları da çıkarmıştır. Sefer sırasında, özellikle mola verildiÄŸi anlarda ani bir düşman baskınından emin olabilmek üzere nöbetçiler çıkarır. Müslümanların birbirleriyle anlaÅŸmalarını saÄŸlamak ve morallerini takviye etmek üzere savaÅŸ sırasında kullanılacak ve İslami unsurlar içeren parolalar belirlerdi. Ayrıca Hz. Peygamber’in her gazvesinde ve çıkardığı her seriyesinde sancak ve bayraklar kullanılmıştır. O’nun yaptığı savaÅŸlarda düşmanı tesirsiz hale getirecek baskın ve pusulara yer verildiÄŸi gibi, gerektiÄŸinde düşman kuvvetlerin arasını açacak bir takım hilelere de baÅŸvurulabiliyordu. Özellikle soÄŸuk harple düşmanı yıpratma, psikolojik baskı altına alarak moral olarak maÄŸlup etme ve böylece direnme gücünü kırma usulü Hz. Peygamber tarafından uygulanmıştır. Böylelikle mümkün olan en az ölçüde kan dökülerek düşman etkisiz hale getirilmiÅŸ oluyordu. Esasen Hz. Peygamber kan dökmekten asla hoÅŸlanmazdı. BaÅŸlangıçta savaşın çıkmaması için üzerine düşen tüm çabayı sarfediyor, sulh yollarını deneyip bu hususta düşman tarafa mutlaka teklifte bulunuyordu. Bu bakımdan Hz. Peygamber nazarında sulh asıl olup; harp, geçici idi. Yalnız Hz. Peygamber’in sulh anlayışı, çevrede hakim batıl güçlerin, idaresi altında bulunan halk üzerinde baskı kurarak, sultalarını sürdürüp zulüm ve haksızlık icra etmelerine seyirci kalmayı; insanların inanç ve düşünceleri sebebiyle takip altında tutulup baskıya, eziyet ve iÅŸkencelere maruz bırakılmalarına göz yummayı gerekli kılmıyordu. Hz. Peygamber’in sulh anlayışına göre; insanlar inançlarını belirlemede tamamıyla serbest tutulmalı, hür iradeleri ile diledikleri iman çizgisini hiç bir baskı söz konuÅŸu olmaksızın bizzat kendileri belirlemeli idiler. Elbette insanlara hak ve hidayet yolunu gösterecek İslam tebliÄŸcileri de bu sulh vasatında hak ve hakikatin apaçık delillerini insanlara anlatarak, onları gerçeklere eriÅŸtirme görevini yerine getirecekler, ama hiç kimseyi İslam’a girme konusunda zorlamayacaklardı. Ne var ki hakkın varlığını hazmedemeyen batıl gücün temsilcileri İslam’ın bu ÅŸekilde sulh içinde tebliÄŸine engel olduklarından ve inananları baskılar altında tutarak onlara hayat hakkı tanımadıklarından, Hz. Peygamber açısından harp kaçınılmaz oldu. Bu durumunda bile Hz. Peygamber kan dökülmesini istemiyor, bu konuda gerekli tedbirleri alıp lüzumlu emir ve talimatlarını veriyordu. Mesela düşmanla karşı karşıya gelinip harp vaziyeti alındığı bir sırada dahi harp baÅŸlamadan önce düşman kuvvetlerini İslam’ı kabul etmeye mutlaka çağırır, bu teklif reddedilince sulha davet edip andlaÅŸma yapma yolunu deneyerek savaÅŸa sebebiyet vermemek ister; yaptığı barış ve itaat önerileri kabul edilmeyince savaÅŸa artık düşman taraf sebep olduÄŸu için çaresiz karşılık verirdi. Ayrıca düşman saldırmadan, saldırıya geçmeme; harp sırasında harbe katılmayıp geride kalan kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara, din adamlarına dokunmama; savaÅŸ anında düşmanın hayati organlarını deÄŸil, el, ayak, bilek, dirsek, diz gibi mafsallarına hamlede bulunarak onları öldürmeksizin hareket kabiliyetinden mahrum edip etkisiz hale getirme; esir olup eman dileyene eman verme; cahiliye döneminde olduÄŸu gibi düşman ölülerinin gözünü oyup kulağını burnunu kesip parmaklarını doÄŸrayıp karnını yararak intikam duygularını tatmin etme yoluna gitmeme; yine cahiliye devrinde sırf intikam olsun ve kalan düşmanlara sıkıntı versin diye maktul düşen düşman ölülerini kızgın arazide kokuÅŸup yırtıcı hayvanlara yem olarak bırakma ÅŸeklinde icra edilen gayr-i insanî uygulamanın terkedilerek düşman ölülerinin de defnedilmesi gibi emirleri, O’nun komutasında cereyan eden muharebelerde ve çıkardığı seriyyelerde verdiÄŸi talimat arasında yer almaktadır.

Aile Reisi Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)
    Hz. Peygamber, henüz gençlik yıllarında yirmi beÅŸ yaşında iken Mekke’de Hz. Hatice ile evlenerek bir aile yuvası kurmuÅŸtu. O sıralarda birden çok kadınla evlenmek, Araplar arasında son derece yaygın bir adet olmakla beraber Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice vefat edinceye kadar baÅŸka bir kadınla evlenmemiÅŸti. Hz. Hatice vefat ettiÄŸi zaman Peygamber Efendimiz elli yaşında idi. Daha sonraki yıllarda özel bir takım sebep ve hikmetlerle Hz. Peygamber birden çok kadınla evlendi. Bu evliliÄŸin sebeplerini, İslam düşmanlannın yaptığı gibi nefsanî ve ÅŸehevanî arzulara baÄŸlamak asla doÄŸru deÄŸildir. Çünkü Hz. Peygamber’in çok evliliÄŸi iddia edildiÄŸi gibi böyle bir sebebe baÄŸlı olsaydı, bu evliliklerin Hz. Peygamber’in söz konusu arzuyu daha ziyade duyacağı gençlik yıllarında ve ilk evliliÄŸini hemen takip eden seneler içerisinde cereyan etmesi gerekirdi. Halbuki Hz. Peygamber, tam yirmi beÅŸ yıl sadece Hz. Hatice ile evli kalmış, onun vefatından sonra kendisi elli yaşını geçmiÅŸ olduÄŸu halde ÅŸartlar gerekli kıldığı için yeni evlilikler yapmıştı. Bazan evlilik dolayısıyla temas kurulan ve yakınlık saÄŸlanan yeni kitlelere İslam’ın iletilebilmesi düşüncesi, bazan evleneceÄŸi zeki, kabiliyetli ve bilgili eÅŸi vasıtasıyla kadınları İslami esaslara göre daha rahat eÄŸitebilme arzusu, bazan savaÅŸ dolayısıyla ortaya çıkan ÅŸiddetli düşmanlık ve kini onlar arasından evlilik yaparak bertaraf edip muhatap kitlelerini celbetme lüzumu, bazan İslam hukukunun getirdiÄŸi yeni bir hükmü bizzat Hz. Peygamber’in tatbik ederek topluma örnek olma zorunluluÄŸu gibi dinî, siyasî, hukukî, sosyal bir çok sebep ve hikmet Hz. Peygamber’in çok evlenmesini gerekli kılmıştı. Peygamber Efendimizin zevcelerinin toplam sayısı on bir olup ÅŸunlardı: Hatice bint Huveylid, Sevde bint Zem’a, ÂiÅŸe bint Ebûbekir, Hafsa bint Ömer, Zeyneb bint Huzeyme, Ümmü Seleme bint Ebû Ümeyye, Zeyneb bint CahÅŸ, Cüveyriye bint elHaris, Ümmü Habîbe bint Ebu Süfyan, Safiyye bint Huyey ve Meynûne bint el-Haris. Reyhâne ve Mâriye ise cariyeleri idi. Hz. Peygamber’in zevcelerinden Hz. Hatice, Mekke’de peygamberliÄŸin onuncu yılında, Zeyneb bint Huzeyme ise Medine’de Hicretin dördüncü yılında vefat etmiÅŸti. Bu sebeple Peygamber Efendimizin bir arada dokuz eÅŸi bulunmuÅŸ ve bu sayıya da vefatına yakın bir zamana varıncaya kadar uzun bir sürede evlilik zarureti çıktıkça aralıklarla ulaşılmıştır. Hz. Peygamber’in bu zevcelerinden Hz. AiÅŸe dışındakilerin tamamı Rasülullah ile evlendikleri sırada dul idiler ve pek çoÄŸunun eski eÅŸlerinden çocukları vardı; üstelik çoÄŸu yaÅŸlı da idi. Bu durum da, Hz. Peygamber’in evliliÄŸini gerekli kılan özel bir takım sebep ve hikmetlerin mevcut olduÄŸunun delilidir. Hz. Peygamber’in hanımlarının Mescid’e bitiÅŸik olarak inÅŸa edilmiÅŸ birer odaları vardı. Peygamber Efendimiz her gün sıra île bir eÅŸinin yanında kalırdı. Hepsine karşı güler yüzlü davranır, ilgi gösterir, ev iÅŸlerinde onlara yardım eder, söküklerini kendisi dikiverir, aralarında adaletle muamelede bulunur, hiç birine diÄŸerinden ayrı davranmazdı. Zaman zaman onlarla ÅŸakalaşır, gönüllerini alırdı. Hayatı boyunca Hz. Peygamber’den hanımlarına karşı kötü bir söz veya davranış sadır olmamıştır. Peygamber Efendimiz, hizmetinde bulunan görevlilere, karşı da asla sert ve haÅŸin davranmaz; kendi yediklerinden onlara da yedirir, giydiklerinden onlara da giydirirdi. Küçük birer odadan ibaret olan hane-i saadetleri son derece sade, ama temiz idi. Bazan bir hasır, bazan yünden dokunmuÅŸ bir ihram, bazan da içi hurma lifleri ile doldurulmuÅŸ deri kaplı bir yatak Hz. Peygamber’in oda döşemesini ve yatağını oluÅŸturuyordu. Her konuda olduÄŸu gibi bu hususta da lüks ve israftan kaçınarak sadeliÄŸi tercih eden Hz. Peygamber, bazı zevcelerinde görülen daha iyi imkanlarla daha müreffeh bir yaÅŸayış arzu ve isteÄŸi üzerine Kur’an’da da temas edildiÄŸi üzere “Åžayet dünya hayatını ve süslerini istiyorlarsa bağışta bulunarak kendilerini güzellikle salıvereceÄŸini, ama ÅŸayet Allah’ı, peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorlarsa Allah’ın iyi davrananlar için büyük bir mükafaat hazırladığını” (el-Ahzab, 33/28-29) belirterek tavrını açıkça ortaya koymuÅŸtu. Tabiî ki Hz. Peygamber’in zevceleri bu ikaz üzerine beÅŸer olma sıfatıyla bir an için içlerinden geçen daha rahat yaÅŸama arzu ve isteÄŸini terkedip Hz. Peygamber’in yanında kalmayı ve O’nun sade yaÅŸayışına ortak olmayı dünya lüksüne tercih ettiler.
    Peygamber Efendimiz, aile hayatında, özel yaÅŸayışında ahlakında, dini tebliÄŸinde, devlet idaresi ve askerî komutasında, eÄŸitim ve öğretiminde, kısacası tüm sözleri, hareketleri ve davranışlarında bütün müslümanlar için güzel bir örnek idi. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Andolsun ki Rasûllah’ta sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuÅŸmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır” (el-Ahzab, 33/21).
Allah’ın salat ve selamı O’nun üzerine olsun.

Hz. Åžem-un

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

İsrâiloğullarına gönderildi.
 
ÅžEM’ÛN ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen peygamberlerden olduÄŸu rivâyet edilen mübârek zât. Åžemsûn diye de zikr edilir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; ”GeçmiÅŸ zamanda Åžem’ûn (Åžemsûn aleyhisselâm) adlı bir peygamber vardı. Allahü teâlânın rızâsı için bin ay devamlı cihâd edip, silahını omuzundan çıkarmadı.” buyurdu. Eshâb-ı kirâm; ”KeÅŸke bizim ömrümüzde uzun olsaydı da, biz de din uÄŸrunda Allah için cihâd etseydik.” dediler. Bunun üzerine Kadr sûresi nâzil olup; ”Size verilen Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır (Bu gecenin sevâbı, bin ay cihâd etmenin sevâbında çoktur.) buyruldu.

İsâ aleyhisselâmla Muhammed aleyhisselâm arasında yaÅŸamış olan Åžem’ûn aleyhisselâm, İncil ehlindendi. İsâ aleyhisselâma indirilen, henüz bozulmamış İncil-i ÅŸerife göre amel ederdi. Kavmiyse putlara tapardı. Åžem’ûn aleyhisselâm, Allahü teâlâyı inkâr eden ve putlara tapan sapık kavimle cihâd (savaÅŸ) edip, onları imâna çağırdı. Çok güçlü ve cesûr bir zât olan Åžem’ûn aleyhisselâmı düşmanları türlü hilelerle ÅŸehit etmek istediler. Hangi baÄŸla baÄŸladılarsa, o bağı kırıp kurtuldu.

YaÅŸadığı ÅŸehrin hükümdarı onu yakalatıp, köşkünün önünde asılmasını emretti. Bunun üzerine Åžem’ûn aleyhisselâm, Allahü teâlâ yalvarıp; Yâ Rabbi! Dünyâda yaÅŸamayı, kâfirlerle senin yolunda cihâd etmek için isterim. EÄŸer bu isteÄŸim kalpten ve samimiyse beni kurtar.” diyerek duâ etti. O anda bir melek gelip bağı çözdü. Åžem’ûn aleyhisselâm kurtulunca, kendisine eziyet eden hükümdarı, adamlarını ve kendi hanımını cezâlandırdı. İnsanları hak yola dâvete devâm etti. Ona inanmayanlarla tek başına cihâd (harp) etti. Çok ganimet elde etti. Cihâd ederken susadığı zaman Allahü teâlâ onun için taÅŸtan gâyet lezzetli bir su akıtırdı. Bu su o içip kanıncaya kadar akardı. Kendisine büyük bir güç ve kuvvet verilmiÅŸti.

Hz. İsa

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Babasız doğan bir peygamberdir.
 
ÎSÂ ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen ve Kur’an-ı kerim’de ismi bildirilen peygamberlerden.Peygamberler arasında en yüksekleri olan ve kendilerine Ülülazm denilen altı peygamberin beÅŸincisidir.Annesi hazret-i Meryem’dir.Allahü teâlâ onu babasız yarattı.Kudüs’te doÄŸdu.Otuz yaşında peygamber oldu.Kendisine İncil adlı kitab gönderildi.Otuzüç yaşında diri olarak göğe kaldırıldı.Kıyâmete yakın yeryüzüne tekrar inecektir.

ÃŽsâ aleyhisselâmın annesi Meryem Hâtun,Süleyman aleyhisselâmın neslinden sâlihâ ve temiz bir hanımdı.Hazret-i Meryem,onbeÅŸ yaşına geldiÄŸi zaman,Yûsuf-i Neccâr isminde biriyle niÅŸanlanmıştı.Fakat onunla evlenmeden Allahü teâlâ,hazret-i Meryem’e babazız olarak bir çocuk vereceÄŸini müjdeledi.Hazret-i Meryem,Allahü teâlânın emri ve kudretiyle ÃŽsâ aleyhisselâma hâmile oldu. Bundan bir müddet sonra,normal olarak hâmilelik hâlleri görülmeye baÅŸlandı.Bu hâlleri gören ÃŽsrâiloÄŸulları,dedikodu yapmaya baÅŸladılar.ÇeÅŸit çeÅŸit iftirâda bulunup akla gelmeyecek,ağıza alınmayacak ÅŸeyler söylediler.Bu dedikodulara tahammül edemeyen hazret-i Meryem,Kudüs’ün 10km kadar güneyindeki sâkin bir kasaba olan Beyt-i Lahm’e çekildi.Her ÅŸeyin Allahü teâlânın takdîri ve dilemesiyle olduÄŸunu düşünerek,insanların kendi hakkındaki sözlerine sabretti.ÃŽsâ aleyhisselâmın doÄŸumu yaklaÅŸtığı sırada,bulunduÄŸu yerin bahçesinde yürürken kurumuÅŸ bir hurma aÄŸacının altına geldi.DoÄŸum sancıları ÅŸiddetlendiÄŸinden bu aÄŸaca yaslandı.Yaslandığı kuru hurma aÄŸacı yeÅŸillendi.Mevsim kış olduÄŸu hâlde meyve verdi.Ayağının altında küçük bir su kanalı akmaya baÅŸladı.Bu hâl,hazret-i Meryem’i tesellî etti.Bu sırada hazret-i ÃŽsâ dünyâya geldi.ÃŽsâ aleyhisselâm doÄŸduÄŸu zaman,doÄŸudaki ve batıdaki bütün putlar yıkılıp,yere döküldü.Åžeytanlar bu duruma ÅŸaÅŸtılar.Nihâyet büyükleri olan İblîs,onlara ÃŽsâ aleyhisselâmın dünyaya geldiÄŸini haber verdi.O doÄŸunca gökte büyük bir yıldız göründü.

Hazret-i ÃŽsâ’nın doÄŸduÄŸunu öğrenen İsrâiloÄŸulları,Beyt-i Lahm ‘e geldiler. Hazret-i Meryem’in kucağında yeni doÄŸmuÅŸ çocuÄŸu görünce; “Ey Meryem!Bu nedir? Gerçekten çok çirkin bir iÅŸ yapmış olarak geldin.Sen pek genç,fakat kocası olmayan bir kız olduÄŸun hâlde bu çocuÄŸu nereden aldın? Bu ne acâip ve ne ÅŸaşılacak bir hâldir?” dediler.Hezret-i Meryem,bütün söylenilenleri sabırla dinledi.Hiç cevap vermedi.Ancak; “İşin hakîkatini size o haber versin.Siz onunla konuÅŸun.Ondan sorup anlayın!” mânâsına kundakta bulunan hazret-i ÃŽsâ’yı işâret etti. Onlar kundakdaki çocuÄŸun konuÅŸamayacağını söyleyince,kundakta bulunan hazret-i ÃŽsâ elini kaldıraarak cevap verdi ve dedi ki: “Ey câhiller! Benim yüksek şânıma taarruz etmeyiniz ve annemi ayıplamayınız.Muhakkak ki ben,Allahü teâlânın kuluyum. O,bana kitap verip,beni peygamber kılacaktır.Her nerede olsam beni mübârek kıldı ve hayatta olduÄŸum müddetçe namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti.Beni anneme hürmetkâr kıldı… DoÄŸduÄŸum günde,öleceÄŸim günde ve diri olarak kabrimden kaldırılacağım günde selâm benim üzerimedir.” dedi.Hazret-i ÃŽsâ’nın kundakta konuÅŸmasına hayret eden İsrâiloÄŸulları,dillerini yutmuÅŸ gibi oldular.Hiçbir ÅŸey söyleyemediler.Buna raÄŸmen dedi-kodu yapmaktan,çeÅŸit çeÅŸit iftirâlarda bulunmaktanda geri durmadılar.

Roma imparatorunun Åžam vâlisi,babazız doÄŸduÄŸu için ikisini öldürmek istedi.Annesi onu alarak Mısır’a götürdü.Hazret-i ÃŽsâ oniki yaşına gelinceye kadar Mısır’da kaldılar.Sonra tekrar Kudüs’e gelerek Nâsıra ÅŸehrine yerleÅŸtiler.Otuz yaşına girince,Hak teâlâ tarafından peygamber olduÄŸu bildirildi.Peygamberlik emri bildirilince,hemen tebliÄŸe baÅŸladı.İnsanların Allahü teâlâya inanmalarını ve O’nun emirlerini yapıp yasaklarından sakınmalarını ve isyânda bulunmamalarını istedi.İsrâiloÄŸulları bu dâveti kabul etmediler.ÃŽsâ aleyhisselâm inanmayanlara mûcizeler gösterdi.ÃŽsâ aleyhisselâm var gücüyle gayret göstermesine raÄŸmen,pek az kiÅŸi inandı.İsrâiloÄŸulları ona îmân etmedikleri gibi,dâvetine karşı çıktılar ve günden güne hırçınlaÅŸtılar.ÃŽsâ aleyhisselâmın yumuÅŸaklığını görerek inanmadılar.Hattâ daha da ileri giderek hazret-i ÃŽsâ’yı öldürmeye teÅŸebbüs ettiler.Bunun üzerine hazret-i ÃŽsâ, kendisine îmân edenler arasından seçtiÄŸi havârî adı verilen oniki kiÅŸiden Allahü teâlâya îmân ve ibâdet edeceklerine ve kendisine yardımcı olacaklarına dâir söz aldı.

Yahûdîlerden bir topluluk ÃŽsâ aleyhisselâm ve annesi hazret-i Meryem’e dil uzattılar.ÃŽsâ aleyhisselâm bunu duyunca,onlar hakkında bedduâda bulundu.Allahü teâlâ bu duâyı kabul edip,hazret-i ÃŽsâ’ya ve annesine dil uzatanları maymun ve domuza çevirdi. Bu durumu gören Yahûdîler,hâdiseyi aralarında görüştüler.Hepsi hazret-i ÃŽsâ’yı öldürmek üzere anlaÅŸtılar.Hazret-i ÃŽsâ’yı aramaya baÅŸladılar.Roma İmparatoru’nun Kudüs Vâlisi Jones Pilot’u kandırıp,ÃŽsâ aleyhisselâmın Roma İmparatorluÄŸu aleyhinde bulunduÄŸuna ve Filistin’de yeni bir hükümek kurmaya çalıştığına inandırdılar.Hazret-i ÃŽsâ,son defâ olarak Havârileri ile bir gece gizlice sohbet etti ve onlara “Horoz ötmeden (yani sabah olmadan) sizin biriniz beni inkâr edecek ve pek az paraya satacaktır.” dedi.Hakikâten Yahuda isimli Havârî,sabah olmadan Yahûdîlerden bir miktar para alıp,hazret-i ÃŽsâ’nın yerini haber verdi.

ÃŽsâ aleyhisselâmı yakalamak için Yahûdîlerle berâber eve girince,Allahü teâlâ Yehûdâ’yı ÃŽsâ aleyhisselâma benzetti.Yahûdîler de onu ÃŽsâ aleyhisselâm diye yakaladılar ve haça (çarmıha) gerip asarak öldürdüler.Allahü teâlâ,ÃŽsâ aleyhisselâmı göğe kaldırdı.ÃŽsâ aleyhhisselâm bu sırada otuzüç yaşındaydı.ÃŽsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan kırk sene sonra,Romalılar Kudüs’e hücum etti.Yahûdîlerin çoÄŸunu öldürüp,bir kısmını esir ettiler.Åžehri yaÄŸmaladılar.Kitaplarını yaktılar.ÃŽsâ aleyhisselâma yaptıklarının cezâsı olarak,hakîr ve zelîl oldular.Hiristiyanlar,ÃŽsâ aleyhisselâmın haça gerilip orada öldüğüne,fakat sonra dirilip göğe çıktığına inanırlar.Müslümanlar ise,ÃŽsâ aleyhisselâmın haça gerilmediÄŸine doÄŸrudan doÄŸruya göğe kaldırıldığına inanırlar.Bu husus Kur’ân-ı kerîm’de Nisâ sûresi 158. âyetinde meâlen şöyle bildirildi: “Onu asmadılar,onu  öldürmediler. Bilakis Allahü teâlâ onu katına yükseltti…”

Ayrıca hadîs-i ÅŸerîflerde buyruldu ki:”ÃŽsâ (aleyhisselâm) ölmemiÅŸtir.O kıyâmetten önce size dönecektir.”, “Ben Meryem oÄŸlu ÃŽsâ’nın (aleyhisselâm) dünya ve âhirette en yakınıyım.”,”Benimle ÃŽsâ (aleyhisselâm) arasında baÅŸka bir peygamber yoktur.”

Allahü teâlâ,ÃŽsâ aleyhisselâmı 33 yaşında İdris aleyhisselâm gibi göğe kaldırdı.İnsanları üç sene dîne dâvet etti.Vasiyeti üzerine Havârileri etrafa dağıldılar.ÃŽsevîliÄŸi insanlara anlatmaya baÅŸladılar.Bu hak dînin yayılması 80 sene sürdü.Sonra Hıristiyanlar sapıklığa düştüler.İncil’i deÄŸiÅŸtirdiler.Nasıl ki Yahûdîler hazret-i Meryem ve hezret-i ÃŽsâ’ya iftirâ ettilerse,Hıristiyanlar da onun hakkında üç yanlış inanca saplandılar.

Bir kısmı,”Meryem oÄŸlu ÃŽsâ Allah’tır.” dedi.Bazıları,”Allahın oÄŸludur.” dedi.Bir baÅŸka grup da;”Baba,oÄŸul ve rûhül-kudüs’ten biridir” dedi.

ÃŽsâ aleyhisselâm hiç evlenmemiÅŸ.Dünyâya kıymet vermemiÅŸtir.Kıyâmete takın Åžam’da Ümeyye Câmiinin minâresine inecek,evlenecek,çocukları olacaktır.Hazret-i Mehdî ile buluÅŸacak,40 sene yaÅŸayıp,Medîne’de vefât edip,Peygamberimizin kebrinin bulunduÄŸu hücre-i saâdete defnedilecektir.İslâm dîninin hükümlerine tâbi olacak,ictihâd edecektir.

Avrupa kitaplarında Eflâtun’un mîlattan 347 sene önce öldüğü yazılıdır.ÃŽsâaleyhisselâm gizli dünyâya gelip,dünyâda az kalıp göğe çıkarıldığından ve kendisini ancak oniki havârî bilip,ÃŽsevîler az ve asırlarca gizli yaÅŸadıklarından mîlât,yâni noel gecesi doÄŸru anlaşılmamıştır.Mîlâdın,birinci  kânunun (Aralık) yirmi beÅŸinde veya ikinci kânunun (Ocak) altıncı veya baÅŸka gün olduÄŸu sanıldığı gibi,bugünki mîlâdisenenin beÅŸ sene az olduÄŸu çeÅŸitli dillerdeki kitaplarda yazılıdır.O halde mîlâdi sene doÄŸru ve kat’î olmayıp,günü de senesi de şüpheli ve yanlıştır.İmâm-ı Rabbânî’nin (kuddise sirruh) ve Burhan-ı Kâtı’nın bildirdiklerine göre,Yunan filozofu Eflatun (Platon) ÃŽsâ aleyhisselâm zamanında yaÅŸamıştır.Buna göre mîlâdi takvim 300 seneden fazla olarak noksandır ve ÃŽsâ aleyhisselâm ile Muhammed aleyhisselâm arasındaki zaman bin seneden az deÄŸildir.

Îsâ  (aleyhisselâm) peygamberliği îcâbı mûcızeler gösterdi.Mûcizeleri dokuz çeşitti:

1. BeÅŸikteyken konuÅŸtu.
2.Ölüleri diriltirdi.Bilhassa dört ölüyü dirilttiÄŸi meÅŸhurdur.Bunlar Sam bin Nûh,Åžeddad bin Âd,Mâsân bin Mâlân ve Beni         İsrail’den bir çocuktur.
3.Anadan doğma kör olanları sağlamlar gibi gödürür,bir cilt hastalığı olan baras illetini iyi ederdi.Eliyle hastaya dokunguğunda iyi olurdu.Eliyle mesh etmek sûretiyle hastaları tedâvi ettiği için kendisine Îsâ-i Mesih dendi.(Mâide sûresi:110)
4.Âl-i İmrân sûresi 49. âyetinde bildirildiği gibi kavminin yedikleri veya yemek üzere sakladıkları şeyleri haber verdi.
5.Mâide sûresi 110. âyetinde bidirildiği gibi çamurdan kuş yapıp üzerine üfleyince,Allahü teâlânın izniyle canlanıp kuş olurdu.
6.Mâide sûresi 114. âyetinde bildirildiği üzere Havârîler,içinde yiyecek bulunan bir sofranın indirilmesini teklif ettiler.Hazret-i Îsâ ellerini kaldırıp duâ edince,ekmeği ve eti bulunan bir sofra indi.
7.Îsâ aleyhisselâm uykudayken yanında her konuşulanı ve yapılanı bilirdi.
8.Ne zaman istese ellerini göğe kaldırıp duâ edınce o anda yemek ve meyveler önüne gelirdi.
9.Îsâ aleyhisselâm Yahûdîlerden (Benî İsrâil) uzak olduğu hâlde sözlerini ve gizli hallerini bilirdi.

Îsâ aleyhisselâmın dîni;Îsevîlik:

Mûsâ aleyhisselâmın dîni,ÃŽsâ aleyhisselâmın zamânına kadar devâm etti.Fakat,ÃŽsâ aleyhisselâm gelince,bunun dîni olan ÃŽsevîlik Mûsâ aleyhisselâmın dînini nesh etti,yâni Tevrat’ın hükmü kalmadı.Bundan sonra,Mûsâ aleyhisselâmın dînine uymak câiz olmayıp,tâ Muhammed aleyhisselâmın dîni gelinceye kadar,ÃŽsâ aleyhisselâmın dînine uymak lâzım oldu.Fakat,İsrâiloÄŸullarının çoÄŸu ÃŽsâ aleyhisselâma îmân etmeyip,Tevrat’a uymak için inâd etti.Yahûdîlik ile ÃŽsevîlik böylece ayrıldı.

Yahûdîlerin ileri gelenlerinden ve ÃŽsevîlerin en büyük dÄŸÅŸmanlarından olan Paul,ÃŽsevîliÄŸi kabul ettiÄŸini,ÃŽsâ aleyhisselâmın kendisini,Yahûdî olmayan milletleri ÃŽsevîlere dâvet için şâkirt (talebe) tâyin ettiÄŸi yalanını uydurdu.İsmini Pavlos (Bolüs) olarak deÄŸiÅŸtirdi.Çok iyi bir ÃŽsevî görünerek,ÃŽsâ aleyhisselâmın dînini bozdu.Tevhidi (tek Allah inancını),teslise (üç tanrı inancına= Baba-oÄŸul-kutsal rûh);ÃŽsevîliÄŸi Hıristiyanlığa çevirdi.İncil’i deÄŸiÅŸtirdi.ÃŽsâ Allah’ın oÄŸludur,dedi…

Îsâ aleyhisselâmın hikmetli sözlerinden bâzıları:

“Dünyâ sevgisi bütün kötülüklerin başıdır.Gözde bakışı,kalpte ÅŸehveti büyütür.(İnsanı açgözlü doymez eder.) Yemin edeim ki, ÅŸehvet (nefsin isteklerine uymak),sâhibine uzun süren sıkıntı bırakır.Dünyâdan geçmeye bakın.Tâmiri ile uÄŸraÅŸmayın.”
“Dünyâyı isteyen deniz suyu içene benzer.Ne kadar içerse,harâreti o kadar artar ve nihâyet ölür.”
“Günâhlarını hatırladığı zaman aÄŸlayana,dilini koruyana ve başını sokacak kadar evi olana müjdeler olsun.”
Allah katında en sevgili ÅŸey,sâlih kalplerdir.Allahü teâlâ onların hürmetine dünyâyı yaÅŸatır.Onlar bozulunca yeryüzünü harâb eder.”
“AÄŸaçlar çoktur,ama hepsi meyve vermez.Meyveler çoktur ama,hepsi tatlı deÄŸildir.İlimler çoktur ama hepsi faydalı olmaz.”
“Sağırı,dilsizi tedâvi ettim,ölüyü dirilttim.Fakat celh-i mürekkebin (câhilliÄŸi ilim ve olgunluk sanak) ilâcını bulamadım.(Çünkü böyle kimse câhilliÄŸini ilim ve kemâl sanmaktadır)

Kur’ân-ı kerîm’in Bakara,Âl-i İmrân,Nisâ,Mâide,Tevbe,Meryem,Mü’münûn,.Zuhruf,Hadîd,Sâf sûrelerinde ÃŽsâ aleyhisselâmla ilgili haberler verilmiÅŸtir.

Hz. Yahya

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Zekeriyyâ aleyhisselâmın oğludur. Yahudi Herod şehid etti.
 
YAHYÂ ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen peygamberlerden. Zekeriyyâ aleyhisselâmın oÄŸludur. Annesinin ismi Elisa olup, İmran’ın kızıydı. Hıristiyanlar Elizabeth diyorlar. Dâvûd aleyhisselâmın neslinden olup, hazret-i Meryem’in teyzesinin oÄŸludur. Allahü teâlâ, onu babası Zekeriyya aleyhisselâmın duâsı üzerine ihsân etti. Zekeriyyâ aleyhisselâm doksan dokuz veya yüz yirmi yaşına geldiÄŸi hâlde neslini devam ettirecek bir evladı yoktu.Hanımı da doksan sekiz yaşındaydı. Gerek kendisinin,gerekse hanımının çocuk sâhibi olma yaÅŸları geçmiÅŸti. Fakat içine evlâd sevgisi düşüp kendisine sâlih bir evlâd ihsân etmesi için Allahü teâlâya duâ etti. Allahü teâlâ Zekeriyyâ aleyhisselâmın duâsını kabul etti. Zekeriyyâ aleyhisselâm odasında namaz kıldığı sırada Cebrâil aleyhisselâm ona şöyle nidâ etti: ”Yâ Zekeriyyâ muhakkak Allahü teâlâ sana kendinden gelen bir kelimeyi (İsâ aleyhisselâmı) tasdik edici ve kereminin seyyidi ve nefsine hâkim se sâlihlerden bir peygamber olmak üzere Yahyâ’yı müjdeliyor.” Bu husus Âl-i imrân sûresi 38-39. âyetlerinde bildirilmiÅŸtir. Zekeriyyâ aleyhisselâmın ihtiyar olan hanımı hâmile kaldı ve belirli müddetten sonra Yahyâ aleyhisselam doÄŸdu. Rivâyete göre Yahyâ aleyhisselâmın doÄŸumu ile İsâ aleyhisselâmın doÄŸumu aynı seneye rastlamaktadır. DoÄŸumundan itibaren fevkâledelikler içinde olan Yahyâ aleyhisselâm babası Zekerriyyâ aleyhisselâmın nezâretinde yetiÅŸti. Küçük yaÅŸta Tevrât’ı okumaya ve hükümlerini anlamaya baÅŸladı.Zâten Allahü teâlâ tarafından ona küçük yaşından itibâren hikmet ihsân edildiÄŸi, Tevrât’ı okuyup hükümlerini anlama kâbiliyeti verildiÄŸi bildirilmiÅŸtir. Tevrât’ı ve hükümlerini küçük yaÅŸta öğrenmiÅŸ olan Yahyâ aleyhisselâm bâzen Beyt-ül Makdis’te (Mescid-i Aksâ) bâzen de tenhâ ve ıssız yerlerde Allahü teâlâya ibâdet ve tâatla meÅŸgul olurdu. Öğrendiklerini İsrâiloÄŸullarına   anlatır, onları Allahü teâlânın emirleriniyapmaya yasaklarından kaçınmaya dâvet ederdi. Gâyet mütevâzi ve sâde bir hayat yaÅŸar, kıldan elbise giyer, arpa ekmeÄŸi yerdi. Dünyâya gönül vermezdi. Gece gündüz Allahü teâlâya ibâdet eder, Allah korkusundan dolayı çok aÄŸlardı. Göz yaÅŸları sebeviyle nûrlu yüzü yara olurdu. Yahyâ aleyhisselâm rüşd (olgunluk) çağına ulaÅŸtığı zaman, kendisine Allahü teâlâ tarafından peygamberlik emri bildirildi. İlk önce Mûsâ aleyhisselâmın bildirdiÄŸi dinin esaslarına uyması ve Tevrât’ın hükümlerini insanlara tebliÄŸ etmesi emredildi. İsâ aleyhisselâma İncil nâzil olup, Tevrât’ın hükmü kaldırılınca İsrâiloÄŸularını İncil’in emir ve yasaklarına uymaya çağırdı. Daha sonra Åžam’a giderek insanları hak dine dâvet etti. Yahyâ aleyhisselâmın dâvetini kabul edenler olduÄŸu gibi, türlü bahânelerle ona karşı çıkanlar da oldu. Peygamberlerin mûcizelerini gördüklerü hâlde onlara inanmayıp, karşı çıkan ve birçok peygamberleri ÅŸehit eden İsrâiloÄŸulları İsâ aleyhisselâma karşı çıkıp onu ÅŸehit etmek istediler. Allahü teâlâ İsâ aleyhisselâmı göğe kaldırdıktan sonra Yahyâ aleyhisselâm İncil’in hükümlerini insanlara anlatmaya devâm etti. Zâlim Yahûdi hükümdârı Herod’un torunu Birinci Herod, hazret-i Yahyâ’ya iyi muâmelede bulunurdu. Kendi kardeÅŸinin kızı veya hanımının önceki kocasından bir kızı vardı. Yahûdi hükümdârı Birinci Herod bu kızla evlenmeyi ve nikâhlarını Yahyâ aleyhisselâmın yapmasını istedi. Yahyâ aleyhisselâm böyle bir evliliÄŸin hazret-i İsâ’nın tebliÄŸ ettiÄŸi İncil kitabında yasaklandığını ve böyle bir nikâhın imkânsız olduÄŸunu bildirdi. Bu duruma içerleyen kızın annesi, Yahyâ aleyhisselâmın öldürülmesini istedi.

Yahyâ aleyhisselâma karşı iyi niyet sâhibi olan birinci Herod da kadının ve kralla evlenmek isteyen kızının isrârı üzerine Yahyâ aleyhisselâmın yakalanıp getirilmesi veya öldürülüp, başının getirilmesini adamlarına emretti. Herod’un adamları Yahyâ aleyhisselâmı yakalayıp, başını kesmek sûretiyle ÅŸehit ettiler. BaÅŸka bir rivâyette de yakalayıp getirdiler. Herod kendisi başını kesmek sûretiyle ÅŸehit etti. KesilmiÅŸ olmasına raÄŸmen Yahyâ aleyhisselâmın başı mûcize olarak: ”Bu kızı almak sana helâl deÄŸildir.” diye defâlarca söyledi. Allahü teâlâ Yahyâ aleyhisselâmın intikâmını almak için onların başına bâzı musibetler gönderdi. Bâzı rivâyetlerde Herod ve evlenmek istediÄŸi kızı, Kârûn gibi yerin yuttuÄŸu bildirilmektedir. Yahyâ aleyhisselâm ÅŸehit edildiÄŸi zaman otuz dört yaÅŸlarında bulunuyordu. Yahyâ aleyhisselâmın mübârek bedeninin parçaları, baÅŸka baÅŸka ÅŸehirlerdedir. Başı ise Åžma’daki Ümeyye Câmiindeki türbededir. Yahyâ aleyhisselâm sûret itibârıyla zamânındaki insanların en güzeli ve hüsn-ü Cemâl sâhibiydi. İnsanlara karşı yumuÅŸak huylu, tevâzu ve ÅŸefkât sâhibiydi. Başındaki saçları seyrek ve sesi inceydi. Ondan önce Yahyâ ismiyle isimlendirilen olmamış ve ismi Allahü teâlâ tarafından bildirilmiÅŸti. Bu husus Meryem sûresi 7. âyetinde bildirilmiÅŸtir. Yahyâ aleyhisselâm günahlardan temiz kılınmış olup, takvâ sâhibiydi. Tevâzu sâhibi olup itâatkar ve halim selimdi. Yahyâaleyhisselâm doÄŸduÄŸu, öldüğü ve dirildiÄŸi günlerde Allahü teâlâ tarafından selâmete erdirildi. Bu hususiyetleri Meryem sûresi 13, 14 ve 15. âyetlerinde bildirilmiÅŸtir.

Mûcizeleri

1-Taşın dile gelmesi: İsrâiloÄŸulları, Yahûdi hükümdârı Birinci Herod’un emri üzerine Yahyâ aleyhisselâmı ÅŸehit etmek için arıyorlardı. Bu haberi duyan Yahyâ aleyhisselâm onlardan uzaklaşıyordu. Bu sırada bir kaya dile geldi: ”Ey Allahın peygamberi! Bana gel!” Yahyâ aleyhisselâm kayaya yaklaÅŸtığı zaman içinin kovan gibi oyulmuÅŸ olduÄŸunu gördü. O taşın içine girdi. Yahyâ aleyhisselâmı ÅŸehit etmek üzere arayan kâfirler o kayaya yaklaÅŸtıkları zaman, o kayadan kâfirlerin üzerine oklar atılmaya baÅŸlandı. Bu durumu gören Yahûdiler geriye dönüp kaçtılar. 2- Gündüz vakti yıldız göstermesi: Yahyâ aleyhisselâm peygamber olarak vazifelendirilip Åžam’a geldikten sonra insanlar ona; ”Hakikaten peygambersen , bize gündüz gözü ile yıldızı göster.” dediler. İnsanların bu isteÄŸi üzerine Yahyâ aleyhisselâm duâ edip gündüz güneÅŸin çevresindeki yıldızlar görünmeye baÅŸladı. Kur’ân-ı kerimde Âl-i imrân, Meryem ve Enbiyâ sûrelerinde Yahyâ aleyhisselâmdan bahsedilmektedir.

Hz. Zekeriyya

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

OÄŸlu Yahyâ’yı ÅŸehid eden yahudi Herod, bir kütük içinde gizlenen Zekeriyyâ aleyhisselâmı da kütükle birlikte testere ile ikiye biçerek ÅŸehid etti.
 
ZEKERİYYÂ ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen peygamberlerden. İsmi Zekeriyyâ bin Âzan bin Müslim bin Sadun olup, soyu Süleymân aleyhisselâma ulaşır. Yahyâ aleyhisselâmın babasıdır. Mûsâ aleyhisselâmın getirdiÄŸi dinin emir ve yasaklarını  insanlara tebliÄŸ etti. Marangozluk yapar elinin emeÄŸiyle geçinirdi. Kavmi tarafından ÅŸehit edildi. Zekeriyyâ aleyhisselâm zamânında Şâm vilâyeti Batlamyüsilerin elindeydi. Onlar Kudüs’te bulunan Beyt-ül-Makdis’e hürmet ederlerdi. Beyt-ül-Makdis mâmur olup gece ve gündüz orada ibâdet edilirdi. Mescidde Hârûn aleyhisselâm neslinden din büyükleri vardı. O zamanlarda İsrâiloÄŸulları arasında peygamber yoktu. Bunlar bir peygamber göndermesi için gece gündüz Allahü teâlâya duâ ettiler. Allahü teâlâ, Beyt-i Makdis’te Tevrât yazmayı ve kurban kesmeyi idâre eden Zekeriyyâ aleyhisselâmı peygamber olarak vazifelendirdi. Zekeriyyâ aleyhisselâm insanlara nasihat ederek doÄŸru yola çağırdı. İsrâil oÄŸullarından onun bildirdiklerine inananlar olduÄŸu gibi, inanmayıp karşı çıkanlar daha çok oldu. Zekeriyyâ aleyhisselâm, İmrân bin Mâsân isminde bir dostunun kızı olan Elisa ile evlendi. Elise ile hazret-i Meryem kardeÅŸ olup babaları İmran idi. İmrân önce Elisa’nın annesi ile sonra bunun baÅŸka erkekten olan kızı Hunne ile evlenmiÅŸti. Hazret-i Meryem’in annesi olan Hunne; ”Cenâb-ı Hak bana bir oÄŸul ihsân ederse Beyt-ül-Makdis’e hizmetçi yapacağım.” diye adakta bulundu. Kızı oldu. Adını Meryem koydu. Hazret-i Meryem doÄŸmadan önce babası İmrân vefât etti. Hunne kızı Meryem’i teslimetmek üzere Beyt-ül-Makdis’e götürdü. Orada bulunan âlimlere niyetini anlatıp nezrinin kabûlünü ricâ etti. Meryem, Beyt-i Makdis’e kabul edildi. Fakat Meryem’in kimin himâyesinde kalacağı husûsunda Beyt-i Makdis hizmetçileri olan âlimler arasında anlaÅŸmazlık oldu. Zekeriyyâ aleyhisselâm; ”ÇocuÄŸu himâyeme ben alacağım. Akrâbalık yönünden çocuÄŸua en yakın benim.” dedi. DiÄŸer âlimler de çocuÄŸu himâyelerine almak istediler. Çekilen kur’a neticesinde hazret-i Meryem’in Zekeriyyâ aleyhisselâmın himâyesinde kalması kararlaÅŸtırıldı. Zekeriyyâ aleyhisselâm hazret-i Meryem’i evine götürdü. Onu hanımı Elisa büyüttü. Sonra da hazret-i Meryem için Beyt-i Makdis’te yüksek bir oda yaptırdı. Hazret-i Meryem bu odada hem Allahü teâlâya ibâdet etti, hem de Zekeriyyâ aleyhisselâmdan Tevrât okudu. Zekeriyyâ aleyhisselâm ona hergün yiyecek getirir, ibâdetten bir ÅŸey öğretirdi. Bir kış günü odasına girdiÄŸinde önünde dünyâ yiyeceklerine benzemeyen türlü türlü nimetler gördü. Nereden geldiÄŸini sorduÄŸunda; ”Allahü teâlâ tarafından geliyor.” diye cevap verdi. Bu yiyecekler Allahü teâlânın kudretinden hazret-i Meryem’ e verdiÄŸi bir kerâmetti.

Zekeriyyâ aleyhisselâm 99 veya 120 yaşına geldiÄŸi halde neslini devâm ettirecek bir evlâdı yoktu. Hanımı da zaten çocuk doÄŸurmuyordu ve 98 yaşındaydı. Gerek Zekeriyyâ aleyhisselâmın, gerekse hanımının çocuk sâhibi olma yaÅŸları geçmiÅŸti. Fakat içine bir evlâd sevgisi düşüp kendisine sâlih bir evlâdihsân etmesi için Allahü teâlâya duâ etti. Allahü teâlâ ona Yahyâ isminde bir oÄŸlan çocuÄŸu ihsân edeceÄŸini Cebrâil aleyhisselâm vâsıtasıyla bildirdi. Birgün Zekerriyyâ aleyhisselâm odasında namaz kılarken beyaz elbiseler içerisinde Cebrâil aleyhisselâm gelerek Allahü teâlânın kendisine Yahyâ isminde bir oÄŸul ihsân edeceÄŸini müjdeledi. Ayrıca onun hazret-i İsâyı tâsdik edeceÄŸini, zamânın büyüklerinden ve bütün kötülüklerden uzak, nübüvvetle (peygamberlikle) muttasıf, sâlihler zümresinde bir zât olacağını haber verdi. Zekeriyyâ aleyhisselâm bu müjdeye sevinip arzusunun çabukluÄŸunu arz ederek: ”Yâ Rabbi! Bana vâd ettiÄŸin çocuÄŸun meydana geleceÄŸini delil ve alâmet olmak üzere, bu gönlüme yerleÅŸmesi ve kalbimin bana vâdettiÄŸin ÅŸeyde mutmain olması için bir niÅŸan ver. O alâmetle bu nimeti şükürle karşılayayım.” diye münâcaatta bulundu. Allahü teâlâ Zekeriyyâ aleyhisselâmın duâsını kabul ederek; ”Senin için alâmet, birbiri ardınca üç gece (ve gündüz) insanlarla konuÅŸmamandır.” Bir hastalık ve sebep olmaksızın, sen sıhhatlı olduÄŸun halde üç gece (ve gündüz) dilini konuÅŸmadan alıkoymandır.” buyurdu. Yahyâ aleyhisselâm ana rahmine düşünce Zekeriyyâ aleyhisselâm konuÅŸamaz oldu. Meramını ancak işâretle anlatabiliyordu. O, bu üç gün içinde devamlı ibâdet ve zikirle meÅŸgul oldu. Cenâb-ı Hakka karşı hamd ve şükür vazifesini yerine getirdi. Müddet tamam olunca Zekeriyyâ aleyhisselâmın  oÄŸlu yahyâ aleyhisselâm dünyâya geldi. Yahyâ aleyhisselâmın doÄŸumu ile, Zekeriyyâ aleyhisselâm ve âilesi sevince gark oldular. Yahyâ aleyhisselâmdan altı ay sonra İsâ aleyhisselâm dünyâya geldi. İsrâiloÄŸulları İsâ aleyhisselâm beÅŸikteyken Allahü teâlânın kudretiyle konuÅŸmasına raÄŸmen, onun babasız dünyâya gelmesiyle ilgili olarak Zekeriyyâ aleyhisselâma iftirâ ettiler. Zekeriyyâ aleyhisselâmı ÅŸehit etmek üzere aramaya baÅŸladılar. Yahûdilerin iftirâlarını ve kendisini öldürmek istediklerini haber alan Zekeriyyâ aleyhisselâm ”Takat getirilemeyen ÅŸeyden uzaklaÅŸmak, peygamberlerin sünnetidir.” kâidesinde Yahûdilerin, onu yakalamak için peÅŸine düştüler. Zekeriyyâ aleyhisselâm Beyt-ül-Makdis yakınlarında aÄŸaçlı bir bahçeye girdi. Bir aÄŸacın yanından geçerken aÄŸaç: ”Ey Allah’ın peygamberi! Bana gel” diye seslendi. AÄŸaç yarıldı ve Zekeriyyâ aleyhisselâm içine girdi. Sonra kapandı ve onu gizledi. İsrâiloÄŸulları Zekeriyyâ aleyhisselâmın izini tâkip edip nereye gittiÄŸini anlayamadılar. O sırada mel’ûn İblis (ÅŸeytan) gelerek onlara; ”Bu aÄŸacı bıçkı ile kesin, burada ise meydana çıkar. Yoksa ne kayb edersiniz.” dedi. Kâfirler o aÄŸacı biçerek Zekeriyyâ aleyhisselâmı ÅŸehit ettiler. Zekeriyyâ aleyhisselâmın türbesi Halep’tedir.

Mûcizeleri:

1-Kalemleri, kendi kendine Tevrât’ı yazardı. Zekeriyyâ aleyhisselâm Beyt-i Makdis’te maiyyetinde yetmiÅŸ kiÅŸi olduÄŸu halde Tevrât yazarlardı. Yahûdilerin biri gelip; ”Hak peygamber olsaydın, elinde Tevrât yazmaya muhtâç olmazdın; sen de elinle yazıyorsun, emrindekilerle rarnızda hiçbir fark görmüyorum.” diye konuÅŸtu. Hazret-i Zekeriyyâ bu söze çok üzüldü ve meraklandı. Cebrâil aleyhisselâm gelip: ”Ey Zekeriyyâ, buradan kalkınız! Kaleminize emr ediniz, kendi kendine yazsın!” dedi. Zekeriyyâ kalkıp, emr edince, kalam istenen ÅŸeyi yazmaya baÅŸladı. O saatte kalem on iki sûre yazdı. Bu mûcize ile birçok kimse imân etti. 2-Zekeriyyâ aleyhisselâm hazret-i Meryem’i terbiyesi altına aldığı vakit, yazılması lâzım gelen kefâletnâmeyi, kalemsiz, hokkasız yazmışlardır. 3-Kur’ân-ı kerimde bildirildiÄŸi gibi, Zekeriyyâaleyhisselâm ve Beyt-i Mukaddes hademe ve kayyimlerden yirmi dokuz kiÅŸi arasında hazret-i Meryem’in kefâleti hakkında meydana çıkan ihtilaf üzerine herkes kendi kalemini Ürdün suyuna atmışlarken, yanlız Zekeriyyâ aleyhisselâmın kalemi suyun üzerinde dikilmiÅŸ kalmıştır. 4- AÄŸaçlar, Zekeriyyâ aleyhisselâmla konuÅŸurlardı. Yahûdilerden bir tâife kendisini ÅŸehit etmek üzere araÅŸtırırlarken, kendileri de onlardan kaçtığı vakit, bir aÄŸaç; ”Ey Allahın peygamberi, gel bende gizlen seni ben muhâfaza ederim” diye dile gelmiÅŸti. 5-Zekeriyyâ aleyhisselâm su üzerinde yürür ve mübârek ayakları ıslanmazdı. Kendisi için suda yürümekle, karada yürümek arasında fark yoktu. 6-Zekeriyyâ aleyhisselâmdan mûcize istendiÄŸi vakitte, yakınlarındaki aÄŸaçlara mübârek eliyle işâret etmiÅŸ, hemen aÄŸaçlar, köklerinden kopup, önlerine gelip kalmışlardır.Kur’ân-ı kerimin Âl-i İmrân, Meryem, Enbiyâ ve En’am sûrelerinde Zekeriyyâ aleyhisselâmla ilgili haberler verilmektedir.

Hz. Yunus

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Balığın karnında 40 gün kaldı.
 
YÛNUS ALEYHİSSELÂM
 

Musul yakınlarındaki Nineve (Ninova) ahâlisine gönderilen peygamber. Babası Metâ adında bir zât olup sâlih kimselerdendi. Yûnus aleyhisselâm kendisine balık yuttuÄŸu için Zinnûn ve Sâhib-i Hût adlarıyla da anılmıştır. Yûnus aleyhisselâm, Asûr Devletinin baÅŸÅŸehri ve önemli bir ticâret merkezi olan Nineve ÅŸehrinde doÄŸdu. Babası Metâ ve annesi, Allahü teâlâ duâ edip, kendilerine bir erkek evlâd ihsân etmesini dilediler. Cenâb-ı hak onlara Yûnus’u ihsân etti. Ancak Yûnus aleyhisselâm ana rahmindeyken babası vefât etti. Annesi onun doÄŸum ve çocukluÄŸu sırasında birçok hârikulâde, olaÄŸanüstü haller gördü. Yûnus aleyhisselâm Nineve’de büyüdü, kavmi içinde emin, yalan söylemeyen, yardım seven bir kiÅŸi olarak meÅŸhur oldu. Otuz yaşına gelince Nineve ahâlisine peygamber olarak gönderildi. Putlara tapan Nineve halkını senelerce Allahü teâlâya imân ve ibâdet etmeye dâvet etti. Kavmi ona imân etmedikleri gibi birçok ezâ ve cefâda bulundular. Onunla alay ettiler. Fakat Yûnus aleyhisselâm yılmadan ve ümitsizliÄŸe kapılmadan onları hak dine dâvet etti. Allahü teâlânın azâbıyla korkuttu. Fakat Nineve halkı, ”Tek bir kiÅŸinin hatırı için azap inip herkesi yok edecekse müsâde et bu azap gelsin.” deyip alay ettiler. Yûnus aleyhisselâm kavminin küfürde isrâr etmesine üzülüp onların arasından ayrıldı. Allahü teâlâ ona vahyedip; ”Kullarımın arasından ayrılmakta acele ettin. Geri dön, kırk gün daha onları imâna çağır.” buyurdu. Yûnus aleyhisselâm bu ilâhi emir üzerine kavmine döndü ve onları hak dine dâvete devâm etti. Otuz yedi gün aralarında kaldı. Kavmi yine inanmadı. Bunun üzerine Yûnus aleyhisselâm ”O hâlde üç güne kadar başınıza gelecek azâbı bekleyin. Bunun alâmeti önce benizleriniz sararacaktır.” buyurdu. ve ilâhi bir emir gelmeden üzüntüyle aralarından ayrıldı.

Yûnus aleyhisselâmın haber verdiÄŸi gün gelince Ninevililerin benizleri sarardı. Gökyüzü karardı. Åžehri simsiyah bir duman kapladı. Herkesi korku ve telâş sardı. Feryad ve figâna baÅŸladılar. ”Yûnus aleyhisselâm aramızda ise korkmayın, eÄŸer gitmiÅŸse azâb bizi helâk edecektir.” diye söyleÅŸtiler. O zaman Allahü teâlâ kalblerine piÅŸmanlık hissini verdi. Onlar tövbe etmek arzusu ile yaÅŸlı sâlih bir zâta geldiler ve ne yapmaları gerektiÄŸini sordular. O zât da henüz azâbın gelmesine iki gün olduÄŸunu ve tövbe etmelerini ve azâbı kaldırması için duâ etmelerini tavsiye etti. Bunun üzerine Nineve halkı ÅŸehrin yakınındaki bir yüksek tepeye çıkıp Allahü teâlâya ve o’nun peygamberi Yûnus aleyhisselâma imân ettiler. Allahü teâlâya duâ edip azâbı kaldırmasını niyaz ettiler. O zamana kadar yaptıkları her türlü kötülük ve haksızlığa da tövbe ettiler. Hattâ öyle oldu ki, evlerindeki baÅŸkasına âit olan taÅŸları söküp sâhiplerine iâde ettiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ tövbelerini kabul edip, azâbı üzerlerinden kaldırdı. Duânın yapıldığı gün Cumâ olup, Aşûre günüydü. Sonra sevinç içinde ÅŸehre dönen Nineve halkı ÅŸehirde Yûnus aleyhisselâmı aramaya baÅŸladılar. Yûnus aleyhisselâm da ayrılışından bir müddet sonra kavminin hallerini öğrenmek için Nineve’ye yakın bir yere geldiÄŸinde azâbın rahmete tebdil olduÄŸunu gördü. Fakat ÅŸehre girmedi. ”EÄŸer ÅŸehre girersem beni yalancılıkla ithâm ederler.” diyerek sahra (çöl) tarafına yöneldi ve oradan uzaklaÅŸtı ve Dicle Nehri kenarına vardı. Fakat buraya Allahü teâlâdan emir almadan gelmiÅŸti. Dicle Nehri kenarındayken yolcularla dolu olan bir gemiye bindi. Gemi hareket edip kıyıdan uzaklaÅŸtı. Gemi bir müddet seyrettikten sonra durdu ve kımıldamaz oldu. Gemidekiler ÅŸaşırıp kaldılar. Ne kadar çalıştılarsa da gemiyi bir türlü yürütemediler. Sonra da; ”Aramızda bulunan bir suçlu yüzünden gemi yürümüyor.” diye aralarında söylendiler. Geminin batağından endiÅŸe edip paniÄŸe kapıldılar. Durumu uÄŸursuzluk kabul edip: ”Burada efendisinden kaçan bir kul vardır. Kur’a atalım o meydana çıkar!” diye söyleÅŸtiler. O zamâna kadar âdetleri kur’a kine isâbet ederse onu cezâ olarak denize atmaktı. Âdetleri gereÄŸi kur’a çektiler. Kur’a Yûnus aleyhisselâma çıktı. O zaman Yûnus aleyhisselâm bunun kendisi hakkında ilâhi bir imtihan olduÄŸunu kabul edip tevekkülle; ”O âsi kul benim!” dedi. Gemidekiler Yûnus aleyhisselâma bakıp sâlih bir kimse olduÄŸunu  anlayıp; ”Bu zât köleye benzemiyor!” diyerek yeniden kur’a çektiler. Kur’a yine hazret-i Yûnus’a isâbet etti. Üçüncü defâ çekilen kur’a da Yûnus aleyhisselâma isâbet etti. Bâzıları; ”Şüphesiz bu kiÅŸinin suçu olmalı!” dediler.

Yûnus aleyhisselâm yolcuları Allahü teâlâya imân etmeye dâvet etti. Fakat gemidekiler Yûnus aleyhisselâmı denize attılar. O an gece vaktiydi. Yûnus aleyhisselâmı bir balık yuttu. O zaman cenâb-ı hak balığa emredip onu yaralamamasını, kemiklerini kırmamasını bildirdi. Balık bu hal üzere hazret-i Yûnus’u alıp denizin derinliklerinde kayboldu. Yûnus aleyhisselâm balığın karnında saÄŸ, aklı başında ve ÅŸuûru yerindeydi. Balığın karanlık vücûdunda çok üzgün bir halde: ”Yâ Rabbi! Emir ve hüküm senindir. Fakat Nineve’ye dönmeye ve kavmimi imânlı bir ÅŸekilde görmeye ümidim sonsuzdur. Bütün bunlara raÄŸmen senin takdirin ne ise ona râzıyım.” dedi. O sırada bâzı sesler iÅŸitti. ”Bu nedir acabâ?” diye söylendi. Allahü teâlâ ona balık karnında olduÄŸunu vahyederek: ”Ey Yûnus! Bu sesler beni denizde zikreden canlıların sesleridir!” buyurdu. Yûnus aleyhisselâm balığın karnında dahi her zaman zikre devam ediyordu. Melekler onun sesini iÅŸitip Allahü teâlâya arz ettiler. Allahü teâlâ; ”Bu kulum Yûnus’un sesidir. Bir hâli sebebiyle onu denizde bir balığın karnında hapsettim.” buyurdu. Yûnus aleyhisselâm  ”Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke inni küntü minezzâlimin (senden baÅŸka hiç bir ilâh yoktur. Seni bütün nÅŸksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum.”) (Enbiyâ sûresi 87) duâsına devâm etti. Bu duâsı ve tesbihi onun kurtuluÅŸuna sebep oldu. Balığın karnında üç, yedi veya kırk gün kaldıktan sonra kurtuluÅŸa erdi. Yûnus aleyhisselâm balığın karnından Muharrem ayının onuncu (Âşure) günü çıktı. Balık onu çıkarıp sâhile bıraktığında; Yûnus aleyhisselâm zayıflamış, bitkin, hasta bir durumda ve himâyeye muhtâçtı. Cenâb-ı Hak isyânıyla orada hazret-i Yûnus’u güneÅŸin yakıcı sıcağından gölgelendirerek geniÅŸ yapraklı, çabuk büyüyüp yükselen bir aÄŸaç veya bitki bitirdi. Bu aÄŸaç sinek ve haÅŸerâtın zararını da önlemekteydi. Cenâb-ı Hak bir rivâyette o bitkiden hazret-i Yûnus’a süt damlattı. DiÄŸer bir rivâyette daÄŸ keçisini emrine verdi. İyice kuvvetleninceye kadar o daÄŸ keçisi sabah akÅŸam gelip hazret-i Yûnus’u emzirdi. Yûnus aleyhisselâm kendine gelince Allahü teâlâua şükredip ibâdete baÅŸladı. Birgün kendisine gölge veren aÄŸacın kuruduÄŸunu görüp üzüldü. Allahü teâlâ ona vahy edip kavmine dönmesini emir buyurdu ve kavminin tövbelerini kabûl ettiÄŸini bildirmesini emretti.

Yûnus aleyhisselâm kavmine gitmek üzere yola çıkıp, Nineve ÅŸehri yakınlarına gelince gördüğü bir çobana kavminin durumunu sordu. Çoban da; ”Peygamberleri olan Yûnus aleyhisselâm onlara darılıp gittiÄŸinden kendi baÅŸlarına kaldı. Cenâb-ı Hak onlara azâb gönderdi. Azâb bulutları baÅŸları üzerinde üç gün üç gece durdu. Fakat onlar bin bir piÅŸmanlıkla aplaÅŸtılar. Yûnus aleyhisselâmı aramalarına raÄŸmen bir yerde bulamadılar. Netice de Allahü teâlâ onları bağışladı. Üzerlerinden azâbı kaldırdı. Åžimdi yolları gözetip kendilerine emir ve yasakları öğretecek Yûnus aleyhisselâmın gelmesini bekliyorlar.” dedi. Yûnus aleyhisselâm kendisinin bekledikleri kimse olduÄŸunu ve gidip onlara haber vermesini istedi- Çoban Nineve’ze gidip Yûnus aleyhisselâmın geldiÄŸini haber verdi. İlk anda Yûnus aleyhisselâmın geldiÄŸine inanmayan Nineve halkı aÄŸacın ve koyunun dile gelip, konuÅŸması neticesinde inandılar. Yûnus aleyhisselâmın bulunduÄŸu tarafa gittiler. Yûnus aleyhisselâmı namaz kılarken buldular. Namazdan sonra onu hasretle kucaklayıp özür dilediler. Berâberce ÅŸehre döndüler. Bundan sonra Yûnus aleyhisselâm onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlattı. Kavmi mesut ve iyilik üzere oldular. Yûnus aleyhisselâm seksen üç yaşında ibâdet hâlindeyken Nineve’de vefât etti. Vefât ettiÄŸi yer hakkında baÅŸka rivâyetler de vardır.

MÛCİZELERİ:

 1-Yûnus aleyhisselâm, Kur’ân-ı kerimde bildirildiÄŸi üzere balığın karnında üç, yedi veya kırk gün yaÅŸamıştır. 2- Yûnus aleyhisselâmın duâsı bereketiyle bulutlardan ateÅŸ çıkardı. Bir gün Nineve ve ahâlisi kendisinden bulutlardan ateÅŸ çıkarılmasını istediklerinde duâ etti ve bulutlardan ateÅŸ düşüp memleketin bir bölgesindeki aÄŸaçları yaktı. 3- Yûnus aleyhisselâmın duâsı bereketiyle daÄŸdan su çıkmıştır. 4- Yûnus aleyhisselâmın peygamberliÄŸine bir keler ÅŸehâdet etmiÅŸti. Nineviler Yûnus aleyhisselâmdan mûcize isteyince, Allahü teâlânın emriyle daÄŸa işâret etti. DaÄŸdan çıkan bir keler dile gelerek; ”Ey insanlar! Biliniz ki, Yûnus Hak peygamberdir. Sizi Cennet’e, Rabbinizin maÄŸfiretine devam ediyor.” dedi. 5- Yûnus aleyhisselâm Nineve hâkimini imâna dâvet etti. O zaman Hâkim; ”Kapımda bulunan ÅŸu demir halka altın olursa imân ederim.” dedi. Yûnus aleyhisselâm Allahü teâlânın emriyle elini kapının halkasına koydu. Demir halka altın hâline geldi. 6- Yûnus aleyhisselâm odun olmadığı halde su üstünde ateÅŸ yakmıştır. 7- Yûnus aleyhisselâm, Dâvûd aleyhisselâm gibi güzel sesli olduÄŸundan, tatlı sesli vahÅŸi ve yırtıcı hayvanlara da tesir eder, onu dinlemek için etrâfında toplanırlardı.

Yûnus aleyhisselâmın hayâtı ve başına gelen hâdiseler hakkında Kur’ân-ı kerimin Sâffat, Nisâ, Yûnus, Enbiyâ, Kalem sûrelerinde haber verilmektedir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de hadis-i ÅŸerifte buyurdu ki: Balığın karnındayken Yûnu’un (aleyhisselâm) yaptığı duâ; ”Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke inni küntü minez-zâlimin” idi. Müslüman bir kiÅŸi bu duâyı her ne ÅŸey için okursa, Allahü teâlâ elbette onu kabul eder. Hiçbir kula, Yûnus bin Metâ’dan (aleyhisselâm) daha hayırlıyım, demek yakışmaz.

Hz. Eyyüb

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Belâlara sabrı ile meşhurdur.
 
EYYÛB ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen peygamberlerden.Hazret-i İshâk’ın oÄŸlu Iys’ın neslindendir.Kendisine yedi kiÅŸi îmân etti.Yüzkırk sene yaÅŸadı.Sabrı ile insanlık tarihinde darbımeselle anılan Eyyûb aleyhisselâm,Kur’ân-ı kerîmde zikredilmiÅŸtir.

Eyyûb aleyhisselâmın çok mal ve serveti ile oğlu vardı.Sürü sürü hayvanları,bağları ve bahçeleri bulunuyordu.Şam civarında Beseniyye mevkiindeki çiftliklerinde binlerce insan çalışırdı.Fakat servetinin çokluğu onu Allah yolundan alıkoymadı.Eyyûb aleyhisselâm Şam civarında yaşayan insanlara peygamber olarak gönderildi.Onları Allahü teâlâya îmân ve ibadet etmeye çağırdı.Bu uğurda pek çok zahmet çekti.Sonra malı,evladı ve bedeni ile imtihan edildi.Eyyûb aleyhisselâm çok büyük sıkıntılara göğüs gerdi.Sabrı,kullukta kusur etmeyip şikâyette bulunmayışı ve başka güzel vasıfları ile ibadet ehline ve akıl sahiplerine örnek oldu.

Allahü teâlâ hazret-i Eyyûb’u imtihan etmeyi murâd etti.Onun malarını çeÅŸitli vesilelerle elinden aldı.Koyunları sel,ekinleri ise rüzgar ile telef oldu.Åžeytan çoban suretinde aÄŸlayarak Eyyûb aleyhisselâmın yanına geldi.O sırada insanlara vaaz nasihatte bulunan Eyyûb aleyhisselâma mallarının ve servetinin telef olduÄŸunu söyledi.Hezret-i Eyyûb bu heber kerşısında hiç ÅŸikayette bulunmayarak Allahü teâlâya hamd ve şükürde bulundu ve “Üzülme! Omalı mülkü bana Rabbim vermiÅŸti.Åžimdi de aldı.Çünkü sahibi O’dur.” dedi.Bu sözleri ve hareketi karşısında ÅŸeytan periÅŸan olup,geri gitti.

Sonra Allahü teâlâ Eyyûb aleyhisselâmın,hocaları ile ders okuyan çocuklarının da zelzeleyle ruhlarını aldı.Bu defa hoca ÅŸekline giren ÅŸeytan feryâd ve figân ederek Eyyûb aleyhisselâmın yanına geldi;”Ey Eyyûb!Allahü teâlâ evini zelzele ile yıktı.Çocukların öldü.Her biri parça parça oldular.” dedi.Çocuklarına olan ÅŸefkatından dolayı gözlerinden yaÅŸlar gelen Eyyûb aleyhisselâm sabır ve tevekkül ederek,Allahü teâlâya teslimiyetini bildirdi.Åžeytana da:”Ey mel’ûn!Sen İblissin.Beni Rabbime isyana teÅŸvik etmek istiyorsun.Åžunu bil ki,evladım bir emanet idi.Rabbime niçin inciniyim.Rabbime hamd ederim.” buyurdu.Bundan sonra Allahü teâlâ Eyyûb aleyhisselâmın vücuduna hastalık verdi.Hazret-i Eyyûb’un hastalığı gün geçtikçe ÅŸiddetlendi.Akrabaları,komÅŸuları ve baÅŸkaları yanına uÄŸramaz oldu.Yalnız hanımı Rahîme Hatûn onu terk etmedi.Ona hizmetine devam edip,ihtiyaç için neyi varsa sarf etti.Hazret-i Eyyûb bu halinde de ÅŸikâyet ve feryâdda bulunmayıp,hamd etti ve sabır gösterdi.Bu defa ÅŸeytan Eyyûb aleyhisselâmın bulunduÄŸu ÅŸehir halkına vesvese vererek;” Onun hastalığı size geçer,onu ÅŸehrinizden çıkarın.” dedi.Åžehir halkı Eyyûb aleyhisselâmı ve hanımı Rahîme’yi ÅŸehirden dışarı çıkardılar.Rahîme Hâtun ÅŸehrin dışında bir yerde hazret-i Eyyûb’a hizmete devam etti.Hazret-i Eyyûb,yedi yıl dert ve bela içinde kaldı.Hâlinden hiç ÅŸikâyet etmedi.Åžeytan,bu defa insan suretinde Rahîme Hâtunun karşısına çıkıp onu Eyyûb aleyhisselâmın hizmetinden alıkoymaya çalıştı.Ona;” Kendine yazık ediyorsun.Hastalığı sana geçer.” dedi.Rahîme Hâtun ise,ÅŸeytana;” Onun üzerimdeki hakkı çoktur,ödeyemem.Nîmet ve rahat vaktinde onunla yaÅŸadım.Bu hastalık hâlinde onu bırakamam.” dedi.Dönüşte,onları hazret-i Eyyûb’a anlattı.Eyyûb aleyhisselâm da onun iblîs yani ÅŸeytan olduÄŸunu ve onun vesvesesinden sakınmasını söyledi.Åžeytan daha sonra da Rahîme Hâtunun karşısına çıkarak,vesvese vermeye çalıştıysa da aldırış etmedi.

Hazret-i Eyyûb’un hastalığı gittikçe ÅŸiddetlendi.Onun bu hâli beden,kalp ve lisanıyla yaptığı kulluk ve peygamberlik vazifelerini iyice zorlaÅŸtırdı.O zaman Allahü teâlâya duâ ve niyazda bulundu:” Bana gerçekten hastalık isabet etti.Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.” dedi.Allahü teâlâ onun duâ ve niyâzını kabûl etti.Birgün Eyyûb aleyhisselâmın hanımı Rahîme Hâtun yiyecek aramaya çıkmıştı.İkindi vakti Allahü teâlânın lütuf ve müjdesi ulaÅŸtı.Cebrâil aleyhisselâm gelerek Allahü teâlâdan;Ey Eyyûb!Belâ verdim sabrettin.Åžimdi ben sihhat ve nîmet vereceÄŸim.” haberini getirdi.Allahü teâlâ;”(Ey Eyyûb!) Ayağını yere vur.Çıkan sudan gusleyle ve soÄŸuÄŸundan iç.” (Sâd sûresi:42) buyurdu.Bu emr-i ilâhî üzerine Eyyûb aleyhisselâm ayağını yere vurdu.Biri sıcak,biri soÄŸuk,iki pınar fışkırdı.Sıcak sudan gusl edince bedenindeki,soÄŸuk sudan içince içindeki hastalıklardan kurtuldu ve sıhhate kavuÅŸtu.Kuvveti geri geldi.Taze bir genç oldu.Elinden alınmış olan mallarını Allahü teâlâ geri iâde etti.Çok sayıda evlâd ihsân etti veya bir rivâyette ölmüş olan oÄŸullarını diriltti.Yüz çeviren dostları kendisine muhabbetle yöneldiler.

Eyyûb aleyhisselâmın hastalığı afiyet haline dönüşünce,o gece seher vaktinde bir âh eyledi.Sebebini sorduklarında;” Her gece seher vaktinde <Ey bizim hastamız nasılsın?> diye ses duyardım.Åžimdi o vakit geldi; <Ey sihhatli kulumuz nasılsın?> sesini duyamadım.Onun için aÄŸlıyorum.” buyurdu.

Eyyûb aleyhisselâm ömrünün sonunda en olgun evladı olan Havmel’i vâsi tâyin etti.Tehiz ve tekfin iÅŸlerini ona ısmarladı.Yüzkırk sene ömür sürdükten sonra vefât etti.BiÅŸr isimli bir oÄŸlunun peygamberliÄŸinde ihtilâf olunmuÅŸtur.Onun yaşıyla ilgili baÅŸka rivâyetler de vardır.Hazret-i Eyyûb’un kabri Åžam’da Beseniyye denilen yerdedir.

Mucizeleri:Eyyûb aleyhisselâm Allahü teâlânın emirlerini tebliğ ederken biçok mûcizeler gösterdi.Bunlardan bazıları şöyledir.
1.Eyyûb aleyhisselâmın duâsı bereketi ile koyunların yünleri ibrişim olurdu.
2.Eyyûb aleyhisselâm kavminin hâkimini îmâna dâvet ettiÄŸi vakit o da;” Evimdeki direklerin kalkarak havada durmasını senden mûcize olarak isterim.” demiÅŸti.Hazret-i Eyyûb duâ etti.Nihayet evin direkleri düştü ve ev havada kaldı.Hâkim bu mûcizeyi gördüğü hâlde îmân etmedi.
3.  Eyyûb aleyhisselâmın duâsıyla çöldeki seraplar ve dumanlar su olurdu.
         
Eyyûb aleyhisselâm güzel huylu,cömerd ve çok merhametliydi.Fakirlere,misafirlere,yetimlere çok yerdım ederdi.Bedenine,
malına ve evlâdına gelen musibetlere sabredip ilahî takdire rızâ gösterirdi.Bundan dolayı insanlık tarihinde, “Eyyûb aleyhisselâmın
sabrı gibi” darbımeseliyle anıldı.Allahü teâlâ onu bu güzel vasıfları sebebiyle Kur’ân-ı kerîmde şöyle mehd ü senâ buyurdu:” Biz onu (belâlara) hakikaten sabırlı bulduk.O ne güzel kuldu.Şüphe yok ki o tamamen Allah’a dönen (bir zât) idi.” (Sâd sûresi:44) Eyyûb aleyhisselâmla ilgili olarak Kur’ân-ı kerîmin En’âm,Nısâ,Sâd ve Enbiyâ sûrelerinde bilgi verilmiÅŸtir.

Hz. İşmoil

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

İsrâiloğullarına Mûsâ aleyhisselâmın dinini tebliğ etmiştir.
 
İŞMOİL ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen peygamberlerden. Hârûn aleyhisselâmın neslinden olup, Mûsâ aleyhisselâmın dinini tebliÄŸ etmiÅŸtir. İşmoil aleyhisselâm peygamber olarak gönderilmeden önce, Mısır ve Kudüs arasındaki Bahri Rûm (Rum denizi) sâhillerinde yaÅŸayan Amâlikalılar, İsrâiloÄŸullarına musallat olmuÅŸlardı. Amâlikalılar, İsrâiloÄŸullarına saldırıp pekçok kimseyi öldürdüler, on binlercesini de esir aldılar. Mûsâ aleyhisselâmdan beri içerisinde Tevrât’ın bulunduÄŸu ve İsrâiloÄŸulları için birlik ve berâberliÄŸin sembolü olan Tâbût’u aldılar. Bilhassa Tâbût’un gitmesine çok üzülen İsrâiloÄŸulları dağılıp, periÅŸan bir hâle düştüler. Kendilerine bu durumdan kurtaracak bir peygamber göndermesi için duâ ettiler. Allahü teâlâ İşmoil aleyhisselâmı peygamber gönderdi. İsrâiloÄŸullarına Tevrât’ın emir ve yasaklarını tebliÄŸ etti. İsrâiloÄŸulları önce İşmoil aleyhisselâmı yalanladılar. Sonra itâat ettiler. İşmoil aleyhisselâm, İsrâiloÄŸullarına Allahü teâlâ tarafından Tâlû’un hükümdar tâyin edildiÄŸini bildirdi. İsrâiloÄŸulları Tâlût’un hükümdarlığını kabul etmedi. Nihâyet çeÅŸitli itirâzlardan sonra Tâlût’un hükümdarlığını kabul ettiler. İçerisinde Tevrât’ın bulunduÄŸu Tâbût’u Amâlikalılardan alıp, İsrâiloÄŸullarına getiren Tâlût, İsrâiloÄŸullarından büyük bir ordu kurdu. Amâlikalılara karşı harbe hazırladı. İşmoil aleyhisselâm Amâlikalılara karşı harbe giderken bir nehirden su içip içmemekle imtihân edileceklerini bildirdi. Bahsedilen nehre gelince, Tâlût’un emrini dinlemeyip nehirden su içen İsrâiloÄŸullarından bazıları imtihanı kaybedip periÅŸan ve sefil hâlde geri döndü. Aralarında Dâvûd adlı bir gencin de bulunduÄŸu Tâlût’a itâat eden az sayıda kimse nehri geçip Amâlika kavmine gâlip geldi. Amâlika kavmi hükümdarı Câlût’u, Dâvûd adlı genç öldürdü. Nihâyet İsrâiloÄŸulları düşmanlarına gâlip gelip kuvvetlendiler.

İşmoil aleyhisselâm İsrâiloÄŸullarına on bir sene peygamberlik yaptı. PeygamberliÄŸin 11. senesinden sonra Tâlût’u İsrâiloÄŸullarına hükümdar tâyin edÅŸp elli iki yaşında vefât etti.

Hz. Uzeyr

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Velî veyâ peygamberdir.
 
UZEYR ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen peygamberlerden veya velilerden. İsmi; Kur’ân-ı kerimde bildirilmiÅŸ olup, peygamber olup olmadığı açıkca bildirilmemiÅŸtir. Babasının ismi Åžureyha olup Hârûn aleyhisselâmın neslindendir. İsrâiloÄŸullarını Tevrât’ın hükümlerine uymaya dâvet etmiÅŸtir. İsrâiloÄŸulları Allah’ın oÄŸlu diye iftirâda bulunmuÅŸlardır. Kudüs’te doÄŸdu ve Kudüs’te vefât etti. Uzeyr aleyhisselâm küçük yaşından itibâren, Tevrât ilmini öğrenip Tevrât’ı ezbere bilen sayılı kimselerden oldu. Allahü teâlâ ilâhi emirlerden yüz çevirip, peygamberlerin nasihat ve ikâzlarına kulak tıkayan ve çeÅŸitli azgınlık ve taÅŸkınlıkta bulunan isrâiloÄŸullarına Bâbil hükümdarı Buhtunnasar’ı cezâ olarak musallar etti. Kalabalık bir orduyla Åžam ve Ürdün bölgelerini istilâ edip, savunmasız insanları zâlimce öldürten Buhtunnasar kudüs’ü de istilâ etti. Mescid-i Aksâ’yı yıkıp, Kudüs ÅŸehrinin baÄŸ ve bahçelerini harap etti. İsrâiloÄŸullarından çoÄŸunu öldürüp, pekçok çocuk ve genci de esir alarak Bâbil’e götürdü. Bâbil’e götürülen genç esirler arasında Uzeyr aleyhisselâm da vardı. Uzeyr aleyhisselâm Bâbil’de bir müddet esâret hayâtı yaÅŸadıktan sonra elli yaşında olduÄŸu sıralarda bir fırsatını bulup memleketi olan Kudüs’e gitmek üzere yola çıktı. Kudüs yakınına gelince, bir bahçede konaklayıp merkebinden yükünü indirdi ve bir aÄŸaca baÄŸladı. Geriden Kudüs ÅŸehrini seuredip; ÅŸehrin harap, yolların ve bahçelerin viran olduÄŸunu üzülerek gördü. Bu sırada karnı acıktığı için bir miktar incir ve üzüm koparıp, incirin bir kısmını yedi, üzümün de suyunu sıkıp içti. Bir aÄŸaç altına oturup, yıkılmış evlere, bozulmuÅŸ yollara, çürümüş tenlere, yığılmış kemiklere bakıp âlemin sonunu, yeniden diriliÅŸi ve Allahü teâlânın kudretini düşündü. Kendi kendine: ”Acabâ, bu halden sonra Hak teâlâ bu ÅŸehri nasıl tâmir ve ihyâ eder.” diyerek tefekküre dalıp uyudu. Allahü teâlâ onu yüz sene öldürdü. Hayattan mahrum etti. Onun bedenini, yiyecek ve içeceÄŸini insanların ve hayvanların gözünden gizledi. Uzeyr aleyhisselâmı ölü bırakmasından yetmiÅŸ sene kadar sonra, Fâris hükümdârlarından Nüşek adında bir hükümdâr eliyle Beyt-i mukaddessi (Mescid-i Aksâ) ve Kudüs ÅŸehrini imâr etti. Bu sırada Bâbil hükümdarı Bahtunnasar öldüğünden İsrâiloÄŸulları esâretten kurtulup memleketlerine döndüler. Otuz sene daha geçtikten sonra Allahü teâlâ Uzeyr aleyhisselâmı yeniden diriltti. Uzeyr aleyhisselâm kendisinin bir gün veya bir günden az olarak uyumuÅŸ olduÄŸu uykudan uyandığını zannetti. Çünkü incir ve üzümün sanki dalından yeni koparılmışve şıra sıkıldığı saatlerdeki gibi bozulmamış olduÄŸunu gördü. Allahü teâlâ Uzeyr aleyhisselâma vahy edip yüz sene kaldığını bildirdi. Uzeyr aleyhisselâm merkebine baktığı zaman onun parça parça olan kemiklerinin vücûdundan ayrılmış olduÄŸunu gördü. Allahü teâlâ ona ”…..ve seni, insanlara bir âyet (delil) kılmak için böyle öldürüp dirilttik. (seni öldükten sonra diriltmenin var olduÄŸunu delil kıldık) ve (merkebin) kemiklerine bak! Onları nasıl birbirine birleÅŸtiriyoruz? Sonra da onlara et giydiriyoruz?” (Bakara sûresi: 259) buyurdu. Allahü teâlâ ölmüş, etleri çürümüş, kemikleri parça parça olup kaybolmuÅŸ olan merkebi tekrar diriltti. Bu durumu gören Uzeyr aleyhisselâm, ”Ben bilirim ki, şüphesiz Allahü teâlâ herÅŸeye kâdirdir. (Bütün ölüleri diriltmeye gücü yeter.) buyurarak Allahü teâlânın kudretini müşâhede etti.

Uzeyr aleyhisselâm yeniden dirilen merkebine binip Kudüs ÅŸehrine girdi. BulduÄŸu insanları gördüğü ev vemahalleleri tanıyamadı. Kendi mahallesi olarak tahmin ettiÄŸi yerde bir evin önünde durdu. Kapıda gözleri görmeyen, elleri ve ayakları tutmayan bir kadına rastladı. Kadına Uzeyr’in evi neresidir? dedi. Âmâ ve kötürüm olan kadın da; ”Uzeyr’in evi burasıdır, ben Uzeyr’in hizmetçisiyim. Fakat Uzeyr kaybolalı yüz yıldan fazla oldu. Ondan ümitsiziz.” deyip aÄŸlamaya baÅŸladı. Bunun üzerine Uzeyr aleyhisselâm; ”Ben Uzeyr’im” deyip başından geçenleri anlattı. Uzeyr aleyhisselâmın duâsı bereketiyle kadın, hastalıklarından ÅŸifâ buldu. Kadın âilenin diÄŸer fertlerine ve İsrâoÄŸullarına Uzeyr aleyhisselâmın geldiÄŸini haber verdi. Âile halkı Uzeyr aleyhisselâmı tanıyıp iknâ oldular. Uzeyr gelmiÅŸ diyerek sevinç ve heyecanla gelen ÅŸehir halkı da Uzeyr aleyhisselâmı ziyâret edip uzun zaman geçtiÄŸi halde deÄŸiÅŸmemiÅŸ olduÄŸunu gördüler.YaÅŸlılar ona çeÅŸitli sorular sorarak imtihan etmeye baÅŸladılar. bu sırada Uzeyr aleyhisselâma peygamberlik emri bildirildi. İsrâiloÄŸullarına Tevrât’ınhükümlerini tebliÄŸ etmeye onları azgınlık ve sapıklıklardan sakındırmaya çalıştı. Daha önce kendilerini dünyâ ve âhiret saâdetine dâvet eden peygamberlerin apaçık mucizelerini gördükleri halde onları yalanlayan, birçok peygamberi de ÅŸehit eden İsrâiloÄŸulları Uzeyr aleyhisselâmın dâvetini kabul etmediler.OkuduÄŸu Tevrât’ın uydurma olduÄŸunu iddiâ edenler çıktı. Bâzıları onun okuduklarından Tevrât olup olmadığını karşılaÅŸtıralım dediler. İçlerinden biri ”Benim dedem, Buhtunnasar’ın zulmü zamânında bütün Tevrât nüshalarını yakılmak sûretiyle yok edildiÄŸini bildirdi. Yanlız bir nüsha Tevrât’ı filan dağın tepesine gömdüğünü söyledi. O nüshayı getirip Uzeyr’in okuduklarıyla karşılaÅŸtıralım dedi. ”Gömülü olan yerden Tevrât nüshalarını getirip Uzeyr aleyhisselâmın okuduklarıyla karşılaÅŸtırdılar. Yazılı nüshada olanlarla Uzeyr aleyhisselâmın okuduklarını aynı olduÄŸunu görünce ”bu kadar uzun zamandan sonra  Uzeyr’in Tevrât;’ı ezbere okuması mümkün deÄŸildir düşüncesiyle Tevbe sûresi 30. âyetinde bildirildiÄŸi gibi ”Uzeyr Allah’ın oÄŸludur.” diye iftirâda bulundular.

Uzeyr aleyhisselâm ise onların bu inanışlarının küfür ve sapıklık olduÄŸunu, vazgeçmedikleri halde ÅŸiddetliazâba uÄŸrayacaklarını bildirdi. Vefât edinceye kadar İsrâiloÄŸullarının arasında bulundu. Onları hak yola dâvet etmeye devâm etti. Uzeyr aleyhisselâmın vefâtından sonra İsrâiloÄŸullarının isyanları ve sapıklıkları iyice arttı.. Uzeyr aleyhisselâmın ismi Kur’ân-ı kerimde (Bekara sûresi: 259 ve Tevbe sûresi: 30. âyetlerinde) zikr edilmiÅŸtir. Fakat peygamber mi yoksa insanları hak yola dâvet eden bir veli mi olduÄŸu kesin olarak bildirilmedi. Peygamber efendimiz de buyurdu ki: ”Uzeyr’in peygamber olup olmadığını bilemiyorum. Tubba’nın mel’ûn olup olmadığını bilemiyorum. Zülkarneyn’in peygamber olup olmadığını bilemiyorum….”

Hz. Zülkifl

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

İsrâiloğullarına gönderildi.
 
ZÜLKİFL ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen peygamberlerden. PeygamberliÄŸi kesin olarak belli olmayıp, âlimlerin ekserisi peygamber olduÄŸunu söylemiÅŸlerdir. Asıl ismi BiÅŸr olup, lakâbı Zülkifl’dir. Elyesâ aleyhisselâmdan sonra, kızmadan sabır göstererek dinin emir ve yasaklarını İsrâiloÄŸullarına bildirmeyi üzerine aldığı, kefil olduÄŸu içim kefâlet sâhibi mânâsında Zülkifl denilmiÅŸtir. Elyesâ aleyhisselâmın amcasının oÄŸludur. İsrâiloÄŸullarına Mûsâ aleyhisselâmın dininin emir ve yasaklarını tebliÄŸ etmiÅŸtir.

Allahü teâlânın İsrâiloÄŸullarına gönderdiÄŸi peygamberlerden Elyesâ aleyhisselâmın eceli gelip vefâtı yaklaşınca Allahü teâlâ rûhunu kabz edeceÄŸini vahiyle bildirdi ve ”Mülkünü, İsrâiloÄŸullarından gece sabaha kadar ibâdet eden, namaz kılan, gündüzleri oruç tutan ve insanlar arasında kızmadan hükm edecek birine ver.” buyurdu. Bu peygamber kendisine verilen emri İsrâiloÄŸullarına bildirdi. Aralarıda bir genç kalkıp: ”Bu iÅŸe ben kefil olurum, üzerime alırım.” dedi. Peygamber o gence; ”Bu kavmin içinde senden daha büyükleri var, sen otur.” dedi. Sonra ikinci defâ aynı teklifi yaptı o genç yine ”Kefil olurum.” dedi. Üçünce defâ aynı teklif tekrarlanınca cevap veren yine o genç oldu. Bunun üzerine Elyesâ aleyhisselâm, onun yerine halife bıraktı. Bu genç BiÅŸr idi. Bu sebeble o gence Zülkifl lakâbı verildi.

Bu genç aldığı vazifeyi eksiksiz olarak yerine getirmek için çalişırken İblis (Şeytan) onu kıskandı ve bu vazüfeyi yaptırmamak için çeşitli hilelere baş vurdu. Fakat bu genç İblisin hilelerine aldanmadan aldığı vazifeyi eksiksiz yerine getirdi. Bu hâlinde dolayı Allahü teâlâya şükür etti.

Allahü teâlâ Zülkifl aleyhisselâma peygamberlik vazifesi verdi. Zülkifl aleyhisselâm Mûsâ aleyhisselâmın dininin emir ve yasaklarını insanlara bildirdi. Tevrât’ı okuyup hükümlerini yerine getirdi. TebliÄŸ vazifesini hakkıyla yerine getirdikten sonra Åžam beldelerinden birinde vefât etti.

Kur’ân-ı kerimin Enbiyâ sûresi: 85-86. âyet-i kerimelerinde, Sâd sûresi: 48. âyetinde Zülkifl aleyhisselâmla ilgili haberler verilmektedir.

Hz. Elyesa

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Mûsâ aleyhisselâmın dinini İsrâiloğullarına yaydı.
 
ELYESA ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen peygamberlerden. İlyâs aleyhisselâmdan sonra gönderilmiÅŸtir. Her ikisi de Mûsâ aleyhisselâmın dinini yaymakla vazifelendirilmiÅŸ nebi idiler. İlyâs aleyhisselâm, İsrâiloÄŸullarını Allahü teâlâya imâna ve ibâdete çağırdı. Onu dinlemediler, hattâ memleketlerinden kovdular. Ba’l adındaki puta tapmaya ısrarla devâm ettiler. Bu isyânları ve azgınlıkları sebebiyle, Allahü teâlâ onlar üzerine belâ ve musibet gönderdi. ÇeÅŸitli sıkıntılarla cezâlandırıldılar. Memleketlerinden bereket kaldırıldı. YaÄŸmur yaÄŸmaz oldu, kıtlık baÅŸgösterdi ve mahsûl alamadılar. Yiyecek bulamaz oldular. Açlıktan leÅŸ yemeye baÅŸladılar. Sonunda İlyâs aleyhisselâmı bulup, nasihatını dinlediler. İmân ettikleri için, üzerlerinde belâlar ve musibetler kaldırıldı. Bir müddet sonra, tekrar dinden dönüp puta tapmaya ve çeÅŸitli günahları iÅŸlemeye baÅŸladılar. Küfürde ısrâr edip, imân etmeye bir türlü yanaÅŸmadılar. İlyâs aleyhisselâm, Allahü teâlânın izniyle Ba’ıbek’te yaÅŸayan bu kabile arasından ayrılıp gitti. BaÅŸka beldelerde yaÅŸayanları, Allahü teâlâya imân ve ibâdet etmeye dâvet etti. Bu dâvetleri sırasında uÄŸradığı bir belde halkı tarafından çok sevilip, orada kalması istendi. Bunun üzerine bir müddet kaldı. Bu sırada ihtiyar bir kadının evinde misâfir olmuÅŸtu. bu kadın Elyesa aleyhisselâmın annesiydi. Elyesa aleyhisselâm, o sırada genç olup hastaydı. Annesi, İlyâs aleyhisselâmdan, oÄŸlunun sıhhate kavuÅŸması için duâ istedi. İlyâs aleyhisselâm da duâ etti. Elyesa aleyhisselâm hastalıktan kurtulup sıhhate kavuÅŸtu. Bundan sonra İlyâs aleyhisselâmın yanından hiç ayrılmadı. Ondan Tevrât-ı ÅŸerifi öğrendi. İlyâs aleyhisselâmdan sonra Elyesa aleyhisselâm, Allahü teâlâ tarafından peygamber olarak görevlendirildi.

Elyesa aleyhisselâm, İsrâiloÄŸullarının ıslâhı için uÄŸraÅŸtı, tebliÄŸ vazifesi yaptı. Azgınlık ve taÅŸkınlıklarını günden güne arttıran bu kavim, Allahü teâlânın kendilerine gönderdiÄŸi kitâbın gösterdiÄŸi yoldan ayrıldı. Kabileler, devletin başına geçmek yarışına girdi. Aralarındaki ayrılık ve baÅŸka memleket meseleleri yüzünden birbirilerine düştüler. İsrâiloÄŸulları arasındaki fitnenin kavga ve çekiÅŸmelerin sonu gelmez oldu. Nihâyet Allahü teâla üzerlerine Asûr devletini musallat kıldı. Esir olup zelil ve periÅŸan bir hayat sürmeye baÅŸladılar. Bu hâdiselerin vukû bulduÄŸu sıralarda, Yûnus aleyhisselâm, Asûrluların baÅŸÅŸehrÅŸ olan Ninova’da dünyâya gelmiÅŸti

Elyesa aleyhisselâmdan Kur’ân-ı kerimde bahsedilmiÅŸ olup meâlen; ”(Yâ Muhammed!) İsmâil’i, Elyesa’ı, Zülkifl’i de hâtırla. (Kavmine anlat) Bunlar hayırlılardan idiler.” (Enbiyâ sûresi:85) buyrulmaktadır.

MÛCİZELERİ:

1-Eriha ÅŸehri ahâlisinin içme suları acılaÅŸmıştı. Bu durumu Elyesa aleyhisselâma bildirip, kendilerine yardımcı olmasını istemiÅŸlerdi. Bunun üzerine. Elyesa aleyhisselâm acılaÅŸan suyun içine bir parça tuz atıp, ”Tatlı ol!” deyince, Allahü teâlânın üzniyle su tatlı ve lezzetli olmuÅŸtur. 2-Borçlu ve dul bir kadın, Elyesa aleyhisselâma gelip, fakirliÄŸinden ÅŸikâyetçi olmuÅŸtu. ”Evinde neyin var?” deyince, kadın; ”Bir kaşık kadar yağım var.” dedi. Elyesa aleyhisselâm, kadına; ”Git, o yağı bir kab içine koy.” buyurdu. Kadında gidip yağı bir kabın içine koydu. Elyesa aleyhisselâmın mûcizesiyle o yaÄŸ o kadar arttı ki, pekçok kap yaÄŸ ile doldu. Fakir kadın bundan borçlarını ödediÄŸi gibi, zengin de oldu.

İsrâiloğulları, Elyesa aleyhisselâma bazân uyup, bildirdiği emirleri yerine getirdiler. Bâzan da muhâlefet ettiler. Elyesa aleyhisselâm vefâtına yakın Zülkifl aleyhisselâmı yanına çağırıp, kendinden sonra onu yerine halife tâyin etti.

Hz. İlyas

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

İsrâiloğullarına gönderildi ve Hârun aleyhisselâmın torunlarındandır.
 
İLYÂS ALEYHİSSELÂM
 

Beni İsrâil’e gönderilen peygamberlerden, Mûsâ aleyhisselâmın dinini insanlara bildirmek için Allahü teâlâ tarafından vazifelendirildi. Hazret-i Mûsâ’dan sonra Beni İsrâil kavmine gönderilen peygamberlerin hepsi Tevrât’ın hükümlerini unutan, yerine getirmeyen insanlara bunları bildirmek için gönderildi. Beni İsrâil, o zaman Åžam ve civârındaki dağınık küçük devletler hâlinde yaşıyordu. Çünkü Yûşâ bin Nûn, Åžam kıtasını fethedip, Beni İsrâil’e taksim etmiÅŸti. Bir kabiliye de Baalbek ve etrâfını verdi. İlyâs aleyhisselâm Baalbek’in kabilesinde bulunuyordu. Beni İsrâil zamanla yoldan çıkmış, aralarında fesat ve karışıklık baÅŸlamıştı. Tevrât’taki Allahü teâlânın emirlerini unutmuÅŸlar, putlara tapmaya baÅŸlamışlardı. İlyâs aleyhisselâm peygamber olarak gönderildiÄŸi zaman, Ba’l adında 8-10 metre büyüklüğünde bir puta tapıyorlardı. Hazret-i İlyâs; ”Ba’l'den vazgeçiniz ve her ÅŸeyin yaratıcısı olan Allah’a ibâdet ediniz.” diye nasihat etti. Fakat dinlemediler. Onları Allah’ın azâbı ile korkuttu ise de, beldelerinde çıkarttılar. Allahü teâlâ da onlardan feyz ve bereketi kaldırdı. YaÄŸmurlar kesildi, kıtlık baÅŸladı. Hayvanlar susuzluktan öldü. BaÅŸlarına çeÅŸitli belâlar geldi.

İlyâs aleyhisselâm bu kıtlık yıllarında imânı gizlice halka anlatıyordu. Bütün evlerde kıtlık varken, inananların evlerine, İlyâs aleyhisselâmın bir mûcizesi olarak, bolluk ve bereket gelmiÅŸti.Herkes kokmuÅŸ leÅŸ yerken, bunların eviyiyecek doluydu. Baalbek hükümdârınınhazineleri doluydu. Fakat satın alacak yiyecek bulamıyorlardı. Nihâyet hatâlarını anladılar ve hazret-i İlyâs’ı bularak af dileyip imân ettiler. İlyâs aleyhisselâma, sen bize duâ et, dediler. Her ne söylerse ona tâbi olacaklarına söz verdiler. Hazret-i İlyâs, Allahü teâlâ ya duâ etti. Belâ ve musibetin kalkmasını diledi. Allahü teâlâ hazret-i İlyâs’ın duâsını kabul etti. O belde yeniden feyz ve berekete kavuÅŸtu. Bol bol yaÄŸmur yaÄŸdı. Her taraf yeÅŸerdi. Memlekette büyük bir ferahlık meydana geldi. İsrâiloÄŸulları sonra hazret-i İlyâs’a: ”Senin duân ile kurtulduk. Ancak ekebileceÄŸimiz tohum yok. Duâ et de tohum elde edelim.” dediler. Hazret-i İlyâs duâ etti. Allahü teâlâ tuz ekmelerini bildirdi. Tarlalara tohum yerine buz ektiler. Mûcize olarak yerde nohut yetiÅŸti. İsrâiloÄŸulları bu hâl üzere bir müddet hazret-i İlyâs’a tâbi oldular. Fakat hak yolda sebât etmeleri uzun sürmedi. Yine nankörlük edip, doÄŸru yoldan ayrıldılar. Bu durum üzerine hazret-i İlyâs, Allahü teâlânın izni ile gitgide periÅŸan oldular. Kur’ân-ı kerim’de Sâffât sûresinde bunların isyânları sebebiyle Cehennem’e gidecekleri bildirilmektedir.

Abdullah ibni Abbâs’tan rivâyet edildiÄŸine göre; hazret-i İlyâs Baalbek’ten çıkınca, ilâhi emirleri bildirmek üzere dolaşırken yolu bir köye düştü. bu köydeki insanlara nasihat etti. Onları imâna dâvet etti. Köylüler onu severek köylerinde bir müddet kalmasını istediler. O da kabul etti ve İsrâiloÄŸullarından ihtiyâr bir kadının evinde misâfir oldu. Bu kadının hasta bir oÄŸlu vardı. Hastalığına bir türlü ÅŸifâ bulamamıştı. İhtiyâr kadın oÄŸlunun durumunu hazret-i İlyâs’a anlatarak çocuÄŸunun ÅŸifâ bulup bu dertten kurtulması için Allahü teâlâya duâ etmesini istedi. Hazret-i İlyâs, üzülme ÅŸifâ Allahü teâlâdandır, dedi. Abdest alıp iki rekât namaz kıldı. Hasta çocuÄŸz ÅŸifâ vermesi için Allahü teâlâya yalvardı. Allahü teâlâ duâsını kabul etti. Hasta çocuk iyileÅŸti. Bu çocuÄŸun adı Elyesa idi. Åžifâ bulduktan sonra hazret-i İlyâs’a imân etti. Yanından ayrılmadı. Ondan Tevrât’ı öğrendi. Hazret-i İlyâs’ın vefâtından sonra da İsrâiloÄŸullarına peygamber olarak gönderildi.  Kur’ân-ı kerim’in Sâffât ve En’âm sûrelerinde İlyâs aleyhisselâmla ilgili haberler vardır.

Hz. YuÅŸa

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Mûsâ aleyhisselâmın yeğenidir. Yûsüf aleyhisselâmın soyundandır.
 
YÛŞÂ ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen peygamberlerdenç Mûsâ aleyhisselâmdan sonra gönderilmiÅŸ olup Mûsâ aleyhisselâmın yeÄŸeni veya vekiliydi. İsmi Yûşâ olup, Hıristiyanlar Yeşû  diyorlar.  Yûsuf aleyhisselâmın neslinden gelen Nûn’un oÄŸludur.  Annesi Mûsâ aleyhisselâmın kızkardeÅŸidir. Yûşâ aleyhisselâm Mûsâ aleyhisselâma bildirilen dinin esaslarını insanlara tebliÄŸ etti. Mısır’da doÄŸan Yûşâ aleyhisselâm, Mûsâ aleyhisselâmın husûsi talebesi, hâlis hizmet görücüsü ve en yakın dostlarındandı. Mûsâ aleyhisselâm Firavun’un zulmü üzerine Allahü teâlânın emriyle kendine inanan ve tâbi olanlarla birlikte Mısır’dan Tih sahrasına hicret ederken Yûşâ aleyhisselâm da onunla beraber bulundu. Mûsâ aleyhisselâmın Hızır aleyhisselâmla görüşmek üzere çıktığı yolculukta onunla berâber bulundu. Mûsâ aleyhisselâm Hızır aleyhisselâmla karşılaşınca Yûşâ aleyhisselâm geriye döndü. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâmın kavmine Arz-ı Mev’ûdu (Filistin ve Åžam bölgesini) ihsân edeceÄŸini bildirdi. Fakat isrâiloÄŸulları o beldelerde  zâlim ve zorba bir kavim olan Amâlikalıların bulunduÄŸunu ileri sürerek gitmek istemediler. Allahü teâlâ  Mûsâ aleyhisselâma vahyedip: ”Ey Mûsâ! Ben burayı sizin için memleket ve yerleÅŸme yeri olarak yazdım; takdir ettim. Oraya git ve düşmanlardan kim varsa onlarla harp et. Zirâ onlara karşı sizin yardımcınız benim. Kavminden her koldan bir temsilci (nakib) seç al. Onlar vefâkar ve itâatkar olsunlar.” buyurdu. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâm her bir koldan iyi haber toplayan, sözünde sâdık ve vefâkar birer temsilci seçti. Bunları Eriha ÅŸehri ve ahâlisi hakkında bilgi toplamak için gönderdi. Aralarında Yûşâ bin Nûn’un da bulunduÄŸu haber toplamakla vâzifeli kimseler Eriha’ya gittiler. O belde ahâlisinin iri cüsseli, çok kuvvetli ve kalabalık olduÄŸunu görünce korktular. Geriye dönüp kavimlerine gördüklerini anlatarak onların harbe gitmelerine mâni oldular. Mûsâ aleyhisselâmın kavmi, gelen temsilcilerin anlattıklarını dinleyip harp etmekten vaz geçtiler. İçlerine korku düşüp, feryâda baÅŸladılar: ”KeÅŸke Mısır’da ölseydik. Yâhut burada ölsek de, Allah bizi o zâlimlerin memleketine sokmasa, yoksa hanımlarımız, çocuklarımız ve mallarımız ganimet olarak kalacak.” dediler. Temsilciler içinde bulunan, Allahü teâlânın kendilerinden ”İsmet ve tevfik” ile haber verdiÄŸi Yûşâ bin Nûn ile Kâlib bin Yuknâ ise kavimlerine gelip, Eriha beldesi ahâlisinin kötü hallerinden bahsetmediler. DiÄŸer kabilelerden o belde ahâlisi hakkındaki haberleri duyanlara ise korkulacak birÅŸey olmadığını, Allahü teâlânın yardım ve inâyetiyle Eriha’nın fethedileceÄŸini bildirip, Mûsâ aleyhisselâma yardımcı olmaya çalıştılar. Onlara dediler ki:

Ey İsrâiloÄŸulları! Cebbarların (zâlimlerin) ÅŸehrinin kapısından hemen girin (onların vücutlarının büyüklüğünden  korkmayın. Biz onları gidip gördük ve öğrendÅŸk. Onların bedenleri büyük ve kuvvetli fakat kalpleri zayıftır. Sizinle harp etmeye rûhi mentânetleri  yoktur.) Bir defâ kapıdan girdiniz mi ( Allahü teâlânın vâd ettiÄŸi yardımın size gelmesiyle) elbette siz gâliblerden olursunuz. Siz gerçekten inanan, Allahü teâlânın vâdini tasdik eden kimseler iseniz, (Allahü teâlânın kudretine, size yardım edeceÄŸi hakkındaki vâdine, Mûsâ aleyhisselâmın peygamber olduÄŸuna inanıyor, imân ediyorsanız, düşmanların boy ve cüsselerine bakarak aldanmayınız. Onlardan korkmayınız. Size ilâhi yardımın geleceÄŸi husûsunda ve bütün her hâlinizde) Allahü teâlâya tevekkül ediniz. ( O’na itimad ediniz. Yanlız o’na güveniniz ve cihâddan geri durmayınız.) (Mâide sûresi: 23). Fakat İsrâiloÄŸulları onların söylediklerine inanmadılar ve Mûsâ aleyhisselâmın nasihatlerine uymadılar. Yûşâ bin Nûn ve Kâlib bin Yuknâ aleyhisselâm taÅŸ ve sopalarla öldürmek istediler. İsrâiloÄŸulları Yûşâ bin Nûn ve Kâlib bin Yuknâ’yı taÅŸlayıp, Mûsâ aleyhisselâma karşı gelerek Allahü teâlâ isyân edince Mûsâ aleyhisselâm üzüldü. Allahü teâlâ isrâiloÄŸullarını kırk sene müddetle Ary-ı Mev’ûd denilen bölgeye girmelerini haram kıldığını bildirdi. ”Biz harbe gitmeyiz” diyerek isyân eden kimseler kırk sene  müddetle Tih sahrasında ÅŸaÅŸkın bir hâlde dolaÅŸtılar. Kırk sene içinde öldüler. Kırk senenin sonuna doÄŸru Hârûn aleyhisselâm vefât etti. Mûsâ aleyhisselâm  vefât ederken yerine Yûşâ aleyhisselâmı halife bıraktı. Allahü teâlâ Yûşâ aleyhisselâmı da İsrâiloÄŸullarına peygamber olarak vazifelendirdi. Bu sırada Mûsâ aleyhisselâma karşı çıkıp; ”Biz harbe gitmeyiz” diyen kimseler ölmüş, onların yerlerine oÄŸulları ve torunları çoÄŸalmıştı. Allahü teâlâ Yûşâ aleyhisselâma isrâiloÄŸullarını toplayıp TÅŸh sahrasından çıkarmasını ve Arz-ı Mev’ûd denilen bölgeye gidip cebbârlarla (zâlimlerle) harp etmesini emretti. Yûşâ aleyhisselâm İsrâiloÄŸullarını toplayarak Eriha ÅŸehrini kuÅŸattı. KuÅŸatma altı ay sürdü. Nihâyet bir cumâ günü akÅŸam üzeri mûcizeler göstererek ÅŸehri fethetti. Yûşâ aleyhisselâm ve o’na inananlar Eriha’yı fethettikten sonra İlyâ (Eyliyâ) ÅŸehrini de aldılar. Bu ÅŸehrin Yûşâ aleyhisselâm tarafından fethedildiÄŸini duyan çevre ÅŸehirlerin hükümdarlarından beÅŸi bir araya gelip İsrâiloÄŸullarıyla topluca savaÅŸa girdiler. Sonunda hepsi de yenilerek hezimete uÄŸradılar.

Yûşâ aleyhisselâm Eriha ve İlyâ ÅŸehirlerini ve civârını fethettikten sonra Belka ÅŸehri üzerine yürüdü. Belka ÅŸehrini de fethedip, Belâk adındaki hükümdarını ve İsm-i A’zam duâsını bildiÄŸi halde Yûşâ aleyhisselâmın ordusuna karşı bedduâ etmeye teÅŸebbüs eden, fakat ibret için dili göğsü üzerine sarkık kalan Bel’âm bin Bâûrâ’yı öldürdü. böylece Belka ÅŸehride fethedilmiÅŸ oldu. Eriha, İlyâ ve Belka ÅŸehirlerinin fethedilmesinden sonra Arz-ı Mev’ûd diye bilinen Filistin ve Åžam diyarı da peyderpey İsrâiloÄŸullarının eline geçti. Fetihler yedi sene devâm edip Kudüs ÅŸehri de Yûşâ aleyhisselâm ve ona inananlar tarafından fethedildi. Bu bölgedeki diÄŸer ÅŸehirleri de fetheden Yûşâ aleyhisselâm batıda beÅŸ ÅŸehre gidip orayıda düşmanlardan aldı. Daha sonra Åžam diyârına giderek orada yerleÅŸmiÅŸ otuz bir hükümdarlığın beldelerini zaptetti. Putperest ve Allahü teâlâya isyân eden hükümdarları öldürtüp memleketlerini İsrâiloÄŸulları arasında taksim etti. İsrâiloÄŸullarını Arz-ı Mev’ûd’a yerleÅŸtiren Yûşâ aleyhisselâm, onlara Mûsâ aleyhisselâma nâzil olan Tevrât’ı okudu ve hükümlerini açıkladı. Onların Allahü teâlâya imân ve ibâdet üzere kalmalarına çalıştı. Yûşâ aleyhisselâm, Mûsâ aleyhisselâmın vefâtından sonra yirmi yedi yıl insanlara Allahü teâlânın emirlerini bildirdi. Ömrünün sonuna doÄŸru hastalandı. Yerine Kâlin bin Yuknâ’yı halife tâyin etti. Yüz yirmi yedi yaşında vefât etti. Kabrinin Nablûs veya Haleb yakınındaki Mearre ÅŸehrinde olduÄŸu rivâyet edilir. Yûşâ aleyhisselâm İstanbul’a hiç gelmedi. Beykoz Tepesinde ziyâret edilmekte olan kabrin Yûşâ peygambere âit olduÄŸu söyleniyorsa da târihi bilgilere uygun deÄŸildir. Bu bir veli veyâ havârilerden birine âit olabilir. Böyle ise yine kıymetlidir. Kabrin Yûşâ peygambere âit olup olmadığını kesin olarak söylemek uygun deÄŸildir. Yûşâ aleyhisselâm karayağız, orta boylu, güzel yüzlü, iri gözlü, yassı göğüslü bir görünüşe sahipti. Yüzünün güzelliÄŸi Yûsuf aleyhisselâma çok benzerdi. Cesûr, kahraman, yiÄŸit, harp taktik ve tekniÄŸinde mahâret sâhibiydi. Mûsâ aleyhisselâma gönderilen Tevrât’ın hükümleriyle amel edip, insanlara tebliÄŸ etmekle vazifelendirilmiÅŸti. Tefsir âlimleri Mâide sûresi 23. âyetinde bildirilen Allahü teâlâya imân edip, o’ndan korkanlardan iki kimseden birisinin ve Kehf sûresi 60- 65. âyetlerinde bildirilen Mûsâ aleyhisselâmın Hızır aleyhisselâmla görüşmek üzere yolculuk ettiÄŸi sırada yanında bulunan gencin Yûşâ aleyhisselâm olduÄŸunu bildirmiÅŸlerdir.

MÛCİZELERİ:

1- Yûşâ aleyhisselâm, Eriha’yı fethetmek üzere İsrâiloÄŸullarını topladı. Yolculuk esnâsında Åžeria (Ürdün) Nehrinin suları çok olduÄŸu için geçemediler. Nehrin üzerinde köprü de yoktu. Yûşâ aleyhisselâm duâ edince Åžeria Nehrinden bir yol açıldı. İsrâiloÄŸulları o yoldan geçtikten sonra sular tekrar eskisi gibi akmaya devâm etti. 2- Bir ÅŸehrin fethi esnâsında kuÅŸatma uzun sürmüştü. Bütün çalışmalara raÄŸmen surlarda gedik açılmamıştı. Yûşâ aleyhisselâm duâ etti. Allahü teâlânın kudretiyle yer sarsılıp kalenin surları yıkıldı. Yûşâ aleyhisselâm ve ona inananlar ÅŸehre girip fethettiler. 3-Yûşâ aleyhisselâm Kudüs ÅŸehrini fethetmek için muhâsara etti. Bir cumâ günü akÅŸam üzeri güneÅŸ batarken, güneÅŸin bir müddet daha batmaması için Allahü teâlâya yalvardı: ”Ey Allah’ım! GüneÅŸi geri al!” diye duâ etti. Allahü teâlânın emri ve takdiri ile batmak üzere olan güneÅŸ yükseldi. Bir müddet daha gündüz devâm edip Kudüs fethedildikten sonra battı.

Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde bildirdiÄŸi hadis-i ÅŸerifte; ”GüneÅŸ hiçbir kimse için batmaktan alıkonulmaz. Ancak Beyt-i Mukaddesi fethetmek için gittiÄŸi gecelerden birinde Yûşâ aleyhisselâm için batmaktan alıkonuldu.” buyuruldu.

Hz. Harun

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Mûsâ aleyhisselâmın âbisidir.
 
HÂRÛN ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen peygamberlerden. Hazret-i Mûsâ’nın ana-baba bir büyük kardeÅŸidir. Babasının ismi, İmrân bin Yasher’dir. Soy itibârıyla Yâkûb aleyhisselâmın oÄŸullarından Lâvi’ye dayanır. Mısır’da doÄŸdu. Mûsâ aleyhisselâmdan üç sene önce Tûr-i Sinâ’da vefât etti. Hârûn aleyhisselâm, isrâiloÄŸulları üzerine firavun’un ve Kıbtilerin zulüm ve baskılarının arttığı sırada doÄŸdu. ÇocukluÄŸu ve gençliÄŸi Mısır’da geçti. Mûsâ aleyhisselâma peygamberlik emri bildirildikten sonra, Hârûn aleyhisselâma da peygamberlik emri bildirildi. Mûsâ aleyhisselâmla birlikte Firavun’a gitmeleri, onu ve avânesini Allahü teâlâya imâna dâvet etmeleri emredildi. Hârûn aleyhisselâm, Mûsâ aleyhisselâmla birlikte Firavun’u ve adamlarını hak dine inanmaya dâvet ettiler. Kendisinin tanrı olduÄŸunu iddiâ eden ve insanların kendisine secde etmelerini isteyen Firavun, Mûsâ ve Hârûn aleyhisselâmın dâvetini ve izahlarını kabul etmedi. İlk önce alay edip hakâret dolu sözler sarf etti. Mûsâ aleyhisselâma inananlara ve İsrâiloÄŸullarına korkunç zulümler yaptırdı. İsrâiloÄŸulları durumlarını Mûsâ ve Hârûn aleyhisselâma bildirip duâ istediler. Allahü teâlâ, Firavun ve kavmine ikâz olarak musibetler gönderdi. Mûsâ ve Hârûn aleyhisselâm, Allahü teâlânın emriyle İsrâiloÄŸullarını Mısır’dan çıkarıp, Kızıldeniz’den yürüyerek Sinâ Yarımadasına geçtiler. Firavun ve ordusu da geçmek için denize yürüyünce, küfür ve azgınlıklarının cezâsı olarak, boÄŸulup helâk oldular.

Mûsâ aleyhisselâm, kavmiyle berâber Tih sahrasındayken Allahü teâlâdan gelen vahiyle  Tevrât-ı ÅŸerif’i almak üzere Tûr Dağına gittiÄŸi sırada Hârûn aleyhisselâmı yerine vekil bıraktı. Mûsâ aleyhisselâm Tûr Dağındayken, İsrâiloÄŸulları Hârûn aleyhisselâmı dinlemeyÅŸp Sâmiri adında bir münâfığın hilelerine kapılarak, yaptıkları altın buzağı heykeline taptılar. Hârûn aleyhisselâm kavminin bu câhilce ve azgınca hareketi karşısında onlara nasihatlerde bulundu. Onları bu inanış ve hareketlerinden uzaklaÅŸtırmaya çalıştı. Onun nasihat ve uyarılarını bir kısmı kabul ettiyse de bir kısmı kabul etmedi. Hârûn aleyhisselâmı tehdit ettiler. Hârûn aleyhisselâm, kendisine tâbi olan 12.000 kiÅŸiyle birlikte onların içinden ayrılmak veya onlarla sert bir ÅŸekilde mücâdele etmek istedi. Fakat Mûsâ aleyhisselâmın, ”İsrâiloÄŸullarını parçaladın, birbirinden ayırdın!” diyeceÄŸini düşünerek, bu iÅŸten vazgeçti. Mûsâ aleyhisselâmın Tûr’dan dönmesini bekledi.

Mûsâ aleyhisselâm, Tûr Dağından dönüşünde kavminin altın buzağı heykeline taptığını görünce çok üzüldü. Bu hâlin sebebini Hârûn aleyhisselâma sordu. Hârûn aleyhisselâm da İsrâiloÄŸullarının kendisini dinlemediklerini ve kendisini ölümle tehdit ettiklerini, Sâmiri adında bir münâfığa uyarak bu yola saptıklarını bildirdi. Mûsâ aleyhisselâm Sâmiri’ye bedduâ etti ve İsrâiloÄŸullarının tövbe etmelerini bildirdi. İsrâiloÄŸulları, Mûsâ aleyhisselâmın dediklerini kabul ettiler ve tövbe ettiler. Bu mücâdeleler sırasında Hârûn aleyhisselâm da Mûsâ aleyhisselâmla birlikte gayret etti. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma kavmini toplayıp, Arz-ı Mev’ût denilen bölgeye (Filistin ve Åžam bölgesi) götürmesini ve puta tapan Amâlika kavmiyle harp etmesini emretti. İsrâiloÄŸulları, o beldelerde zâlim ve kuvvetli hükümdârların bulunduÄŸunu ileri sürerek harbe gitmediler. Allahü teâlâ bu isyânları sebebiyle İsrâiloÄŸullarına kırk yıl müddetle Arz-ı Mev’ûd’a girmeyi haram kıldı. İsrâiloÄŸulları bu kırk sene içinde Tih sahrâsında ÅŸaÅŸkın ve periÅŸan ÅŸekilde dolaÅŸtılar. Bu sırada Hârûn aleyhisselâm da Mûsâ aleyhisselâmla birlikte İsrâiloÄŸullarının sıkıntılarına sabretti.

Hârûn aleyhisselâm, İsrâiloÄŸullarının nankörlükleri üzerine, cenâb-ı Hakk’ın kendilerini Tih çölünde kalmaya mahkûm ettiÄŸi kırk senenin sonlarına doÄŸru, hazret-i Mûsâ’dan birkaç sene veya bir rivâyete göre üç sene evvel vefât etti. Kabrinin nerede olduÄŸu husûsunda çeÅŸitli rivâyetler vardır. Hârûn aleyhisselâmla ilgili olarak Kur’ân-ı kerim’in Mâide, A’râf, Yûnus, Tâha, Furkan, Åžuarâ, Kasas, Saffât, sûrelerinde bilgi verilmektedir.

Hz. Musa

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Allahü teâlâ ile Tûr dağında konuşmuştur.
 
MÛSÂ ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen peygamberlerden. Peygamberler içinde üstünlükleri olan ve kendilerine ”ulü’l-azm” denilen altı peygamberin üçüncüsüdür. Allahü teâlâ ile konuÅŸtuÄŸu için, ”Kelimullah” denilmiÅŸtir. Beni İsrâil’e gelmiÅŸtir. Yâkub aleyhisselâmın soyundandır. Hârûn aleyhisselâmın kardeÅŸidir. Babasının ismi İmrân’dır. Annesinin ismi Nüceyb veya Nâciye veya Yuhâbil’dir. Hazret-i Yûsuf’tan sonra, Mısır’da, İsrâiloÄŸulları iyice artıp çoÄŸaldı. Bunlar hazret-i Yâkûb ve hazret-i Yûsuf’un bildirdikleri dine inanıyorlar ve emirleriniyerine getiriyorlardı. Mısır’ın eski yerlisi Kıbti kavmiyse yıldızlara ve putlara taparlardı ve İsrâiloÄŸullarına hakâret gözüyle bakar, baÅŸlarında bulunan firavunlar onları esir gibi ağır iÅŸlerde kullanırlardı. Onların çoÄŸalmasından endiÅŸe ederlerdi. Beni İsrâil, Kıbti kavminin kötü muâmelelerinden ve firavunların ağır tekliflerinden bezmiÅŸ, usanmışlardı. Bu bakımdan dedelerinin eski yurtları olan Ken,ân diyârına gitmek isterlerdi. Fakat firavunlar onların Mısır’dan çıkmasına izin vermeyip, eziyetlerini artırırlardı. Mısır’ın idâresini elinde bulunduran ve firavun denilen krallar, kendilerine mezar olarak daÄŸ gibi piramitler yaptırıyorlar ve bu piramitlerin yapımında binlerce insanı zorla çalıştırıyorlar. Allahü teâlâyı inkâr edip, ilâhlık dâvâsında bulunuyorlardı. Bu zamanda falcılık, sihirbâzlık meslek hâline getirilmiÅŸ ve ülkenin her tarafında kâhinler, sihirbâzlar türemiÅŸti. Bu sırada Mısır halkının başında bulunan Firavun bir gece rüyâsında Kudüs tarafından çıkan bir ateÅŸin Mısır’ın yerli halkı Kıbtileri yaktığını, İsrâiloÄŸullarına ise hiç zarar vermediÄŸini gördü. Bu rüyâyı yorumlayan kâhinler, İsrâiloÄŸullarından bir erkek çocuk dünyâya gelecek, senin saltanatını yıkacak ve sen helâk olacaksın, dediler. Bunun üzerine Firavun on iki kabile hâlinde olan ve her bir kabilenin başında bir idârecisi bulunan İsrâiloÄŸullarının birleÅŸmesinden de iyice endiÅŸelendi. İsrâiloÄŸullarından doÄŸacak erkek çocukların öldürülmeleri için kânun çıkardı. Bu hâdise karşısında İsrâiloÄŸullarının sıkıntıları iyice arttı. Firavun’un emrine karşı gelenler topluca öldürülmeye baÅŸlandı. Bu sırada doÄŸan Mûsâ aleyhisselâmın annesi onun da öldürülmesinden korkmuÅŸ ve çok endiÅŸelenmiÅŸti. Kur’ân-ı kerim’de onun kalbine meâlen şöyle ilhâm edildiÄŸi bildirilmektedir. ”Mûsâ’nın annesine şöyle ilhâm ettik: Bu çocuÄŸu (Mûsâ’yı) emzirİ sonra öldürülmesinden korktuÄŸun zaman onu suya (Nil Nehrine) bırakıver, boÄŸulmasından korkma, ayrılmasından kederlenme. Çünkü biz, muhakkak onu sana geri vereceÄŸiz ve kendisini peygamberlerden yapacağız.” (Kasas sûresi:7)

Mûsâ aleyhisselâmın annesi onu bir sandığın içine koyup Nil Nehrine bıraktı. Nehir üzerinde akıp giderken akıntı onu Firavun’un sarayına doÄŸru sürükledi. Firavun’un hanımı Âsiye, sandığı görerek yakalayıp saraya götürdü. Sandığı açıp içinde nûr topu gibi bir çocuk görünce onu cân u gönülden sevip;”Aman bunu öldürmeyiniz. Belki büyür de iÅŸimize yarar, yâhut onu oÄŸul ediniriz.” dedi. Onu emzirmek için pekçok süt analar getirtti.. Mûsâ aleyhisselâm hiçbirisinin memesini almadı. Annesi, çocuÄŸunun Firavun’un sarayına alındığını ve süt annesi arandığını öğrendi. Süt annesi olabileceÄŸini söylemesi için kızını yâni hazret-i Mûsâ’nın kardeÅŸini gönderdi. KardeÅŸi saraya gidip; ”Size bu çocoÄŸu emzirecek, onu güzel yetiÅŸtirecek bir hanımı haber vereyim mi?” dedi. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâmın annesini getirttiler. Mûsâ aleyhisselâm onun memesini aldı ve bunun üzerine Firavun’un hanımı Âsiye onu süt anneliÄŸine kabûl etti. Böylece kimsenin haberi olmaksızın kendi oÄŸlunu Firavun’un sarayında emzirip büyüttü. Mûsâ aleyhisselâm Firavun’un sarayında büyüdükten sonra sarayı terkedip akrabâsının ve büyük kardeÅŸi Hârûn’un yanına gitti. Bir gün gördü ki; İsrâiloÄŸullarından biriyle bir Kıbti kavga ediyor. Hazret-i Mûsâ aralarına girip ayırmak için Kıbtiyi itip hafifçe göğsüne vurdu. Kıbti yere düşüp öldü. Hazret-i Mûsâ elinden böyle bir kazâ çıkmasına üzüldü. Firavun’un ÅŸerrinden çekinip, Mısır’dan ayrılarak Medyen’e gitti. Orada peygamber olan Åžuayb aleyhisselâmla buluÅŸup, on sene Medyen’de kaldı ve Åžuayb aleyhisselâmın kızıyla evlendi. Daha sonra Mısır’a gitmek üzere Medyen’den ayrıldı. Tur Dağına geldiÄŸi sırada mekânsız olarak Allahü teâlâ ile konuÅŸtu. Kendisine ve kardeÅŸi Hârûn aleyhisselâma peygamberlik verildi. Elindeki asânın yılan olması mûcizesi ve eline koynuna sokup çıkarınca bembeyaz olup, ışık yayması mûcizeleri verildi. Sonra da Kur’ân-ı kerim’de meâlen şöyle vahyedildiÄŸi bildirilmektedir: ”Bu iki mûcize Firavun ve adamlarına karşı Rabbinin iki delilidir. DoÄŸrusu onlar yoldan çıkmış bir millettir. Firavun’a git, doÄŸrusu o azmıştır.” (Kasas sûresi: 32-33) 

Hazret-i Mûsâ Mısır’a varıp, kardeÅŸi Hârûn aleyhisselâm ile görüşüp, durumu anlattı. Firavun’a gidip onu dine dâvet ettiler. İsrâiloÄŸullarını serbest bırakmasını istediler. Firavun ilâhlık dâvâsında bulunarak kabûl etmedi. Bunu üzerine Mûsâ aleyhisselâm elindeki asâsını yere bıraktı. Kocaman bir ejderhâ olup, hareket etmeye baÅŸladı. Elini koynuna sokup çıkardıi eli bembeyaz göründü. Bu mûcize karşısında ÅŸaşırıp kalan Firavun, durumu vezirlerine anlatınca, o sihirbâzdır dediler. Hazret-i Mûsâ; ”Size gelen gerçeÄŸe dil mi uzatıyorsunuz. Bu, sihir deÄŸildir. Bu, her ÅŸeyin yaratıcısı olan Allahü teâlânın verdiÄŸi bir mûcisesidir.” diyerek onları imana çağırdı. Firavun ve adamları hazret-i Mûsâ’nın sözlerini dinlemediler. GösterdiÄŸi mûcizelere inanmayıp, sihirdir diye ısrâr ettiler. Firavun; ”Ey Mûsâ! Sihirbâzlığın ile bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Biz de sana sihir göstereceÄŸiz. Bir vakit veyer tâyin et.” diyerek ülkesindeki bütün sihirbâzları topladı. Mûsâ aleyhisselâm Allahü teâlâya duâ ederek, sihirbazlarla karşılaÅŸmayı kabûl etti. Mısır halkı önünde sihirbazlarla karşı karşıya geldiler. Sihirbazlar ellerindeki ip ve sopaları yere attılar, göz baÄŸcılık ile bir takım yılanlar geziyor gibi gösterdiler. Bu sırada Mûsâ aleyhisselâm elindeki asâsını yere bırakıverdi. Mûcize olarak dehÅŸetli ve çevik bir ejderhâ olup, sihirbazların yere attıkları ve yılan gibi gösterdikleri ÅŸeyleri yuttu. Bunu gören sihirbazlar; ”Bu mutlaka insan gücünün dışında bir mûcizedir.” dediler ve hazret-i Mûsâ’ya iman ettiler. Bu hadise karşısında Firavun iyice azgınlaşıp, baskı ve zulmünü arttırdı. Mûsâ aleyhisselâma inananları ÅŸehit ettirdi. Hazret-i Mûsâ’ya iman etmiÅŸ olan kendi hanımı Âsiye’yi de ÅŸehit etti. Firavun ve kavmi küfürde ve imansızlıkta ısrâr edince, Allahü teâlâ onları çeÅŸitli belâlar verdi. önce ÅŸiddetli bir kuraklık oldu ve çetin bir kıtlığa tutuldular. Sonra su baskını, çekirge, haÅŸarât ve kurbaÄŸa istilâsına uÄŸradılar. BaÅŸlarına belâ geldikçe hazret-i Mûsâ’ya gidip belânın kaldırılmasını ve iman edeceklerini söylediler. Fakat belâ kalkınca azgınlıklarına devâm ederek iman etmediler. Tekrar belâlar baÅŸlarına geldi. Buna raÄŸmen iman etmediler. Firavun ve kavmine gönderilen bu belâlar Kur’ân-ı kerim’in A’raf sûresinde bildirilmektedir. Firavun ve kavmi, Mûsâ aleyhisselâmın gösterdiÄŸi mûcizeler karşısında İsrâiloÄŸullarının Mısır’dan gitmelerine izin verdi. Mûsâ aleyhisselâm bir vakit tâyin ederek bir gece vakti bütün İsrâiloÄŸullarını toplayıp Mısır’dan çıktı. Bunun üzerine Firavun izin verdiÄŸine piÅŸmân oldu. Derhâl askerini toplayıp, peÅŸlerine düştü ve sabaha doÄŸru onlara Kızıldeniz kenarında yetiÅŸti.Önlerinde denizi arkalarında düşmanı gören İsrâiloÄŸulları endiÅŸeye kapıldılar. Bu sırada Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma meâlen: ”Asân ile denize vur.” (Åžuarâ sûresi:63) diye vahyetti. hazret-i Mûsâ bu emir üzerine asâsını denize vurdu. Deniz hemen ikiye ayrıldı her bir tarafı yüksek bir daÄŸ gibiydi. Önlerine çok geniÅŸ ve kupkuru on iki tâne yol açıldı. On iki sülâle olan İsrâiloÄŸulları bu yollardan yürüyüp karşıya geçtiler. Firavun, askerleriyle birlikte peÅŸlerine düşüp denizde açılan yola dalınca, açılan yol kapanıp sular kavuÅŸtu.Firavun askerleriyle birlikte boÄŸuldu. Firavun boÄŸulmak üzere iken ”inandım” demiÅŸse de onun ye’se kapılarak söylediÄŸi bu sözü kabul olunmadı. Bu hususta kur’ân-ı kerim’de meâlen şöyle buyurulmaktadır: ”İsrâiloÄŸullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla arkalarına düştüler. Firavun boÄŸulacağı anda, ”İsrâiloÄŸullarının iman ettiÄŸinden (Allah’tan) baÅŸka bir ilâh olmadığına inandım, artık ben de Müslümanlardanım.” dedi.” (Yûnus sûresi:90) Ancak Allahü teâlâ Riravun’un imanını kabul etmedi ve ona Cebrâil aleyhisselâm vâsıtasıyla şöyle hitap buyurdu: ”Åžimdi mi inandın daha önce baÅŸ kaldırmış ve bozgunculuk etmiÅŸtin.” (Yûnus sûresi:91) ”Biz de bugün seni cansız bedeninle denizden yüksek bir yere atacağız ki, arkadan geleceklere bir ibret olsun. Bununla berâber doÄŸrusu insanlardan birçok kimseler âyetlerimizden (ibret verici mûcizelerimizden) gâfildirler.” (Yûnus sûresi: 92) Tefsir âlimlerinden ZemahÅŸeri bu âyeti şöyle tefsir etmiÅŸtir. ”Seni deniz kenarında bir köşeye atacağız. Cesedini tam, noksansız ve bozulmamış hâlde çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olmak üzere koruyacağız.”

Firavun’un cesedi bir İngiliz araÅŸtırma ekibi tarafından Kızıldeniz kenârında kumlar arasında bulunarak İngiltere’ye götürülmüştür. Hâdisenin olduÄŸu zamandan bugüne kadar üç bin yıl geçmiÅŸ olmasına raÄŸmen, Firavun’un vücudu bozulmamış hâliyle secde eder vaziyette Londra’daki meÅŸhur British Museum’da sergilenmektedir. (Bkz. Firavun) Mûsâ aleyhisselâm Kızıldeniz’i geçtikten sonra, İsrâiloÄŸullarını Ken’an diyârına doÄŸru götürdü. Yolda putperest bir kavmin yurduna uÄŸradılar. Bu kavim öküz sûretinde yapılmış bir puta tapıyorlardı. Onların bu hâlini gören İsrâiloÄŸulları onlara meyl ettiler. Hazret-i Mûsâ’ya; ”Yâ Mûsâ! onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap.” dediler. Hazret-i Mûsâ onlara; ”Siz câhil bir kavimsiniz. Allahü teâlâ size nimet ve kurtuluÅŸ verdi. Allahü teâlâya iman ediniz, ÅŸirkten ve putlardan kaçınız.” diye nasihat etti.Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma bir kitap indireceÄŸini vâdetmiÅŸti. Tûr Dağına çıkması bildirildi. Mûsâ aleyhisselâm, kardeÅŸi Hârûn’u (aleyhisselâm) yerine vekil bırakıp, kendisi Tûr Dağına gitti. Kırk gün Tûr Dağında kalıp, ibâdet etti. Vâsıtasız olarak Allahü teâlânın kelâmını iÅŸitti. Bu sırada Tevrât kitâbı nâzil oldu. Mûsâ aleyhisselâm Tûr’da iken, Sâmiri adında bir münâfık İsrâiloÄŸullarının ellerindeki altınları topladı. Eriterek bir buzağı heykeli yapıp iÅŸte sizin ilâhınız budur diyerek İsrâiloÄŸullarını aldatınca, buzağıya tapmaya baÅŸladılar. Hârûn aleyhisselâm her ne kadar nasihat ettiyse de dinlemeyip, ona karşı çıktılar.  Mûsâ aleyhisselâm Tûr’dan dönünce, bu hâle çok gadaplanıp Sâmiri’yi reddetti ve yaptığı buzağı heykelini yakıp denize attı. Sâmiri de insanlardan ayrı ve uzak, vahÅŸi bir ÅŸekilde, baÅŸkalarını ona yaklaÅŸamadığı gibi, o da baÅŸkalarına yaklaÅŸamaz hâlde yaÅŸadı. Bu hâlde bulunan Sâmiri sahrâda periÅŸan bir hâlde helâk oldu. Hârûn aleyhisselâma bu durumu sorunca; ”Nasihat ettim dinlemediler. Az kaldı beni öldüreceklerdi.” dedi. Böylece hazret-i Mûsâ’nın gadabı geçti. Onlara, kendisine Tevrât’ın indirildiÄŸini bildirdi. İsrâiloÄŸulları da Tevrât’ta bildirilen hükümlerle amel etmeye baÅŸladılar. Putlara tapmaktan vazgeçtiler.Åžirkten kurtulup, Allahü teâlâya imân ve ÅŸbâdet ettiler. İsrâiloÄŸulları Tih sahrasında kaldıkları sırada Mûsâ aleyhisselâmın bildirdiklerine uymayıp yine taÅŸkınlık gösterdiler. Mûsâ aleyhisselâmdan çeÅŸitli isteklerde bulundular. Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâmın duâsı üzerine, Tih Sahrasında susuz kalan İsrâiloÄŸullarına su ihsân etti. Allahü teâlânın emriyle Mûsâ aleyhisselâm asâsını yere vurup, on iki tâne pınar fışkırıp İsrâiloÄŸulları içtiler.

Allahü teâlâ onlara”Selva” denilen bıldırcın eti ve ”men” denilen kudret helvası ihsân etti. Nihâyet; ”Biz bunları yemekten usandık, bakla, soÄŸan gibi hubûbat ve sebze isteriz” dediler. Bu nimetlere karşı nankörlük yapan İsrâiloÄŸulları, Mûsâ aleyhisselâmın Ken’an diyârında bulunan Cebbâr (zâlim) kavimlerle harp etmeleri isteÄŸini de kabul etmediler. Mûsâ aleyhisselâma; ”Sen ve Rabbin cebbârlara karşı gidip savaÅŸ edin.” dediler. Mûsâ aleyhisselâmın akrabâlarından olan Kârûn, Mûsâ aleyhisselâma karşı iftirâda bulunduÄŸu için malları ve servetiyle yerin dibine battı. İsrâiloÄŸulları böyle taÅŸkınlıklar gösterdikleri için Allahü teâlâ onları kırk sene müddetle Tih Sahrâsında kalmakla cazâlandırdı. Kırk sens müddetle Tih Sahrâsında ÅŸaÅŸkın ve periÅŸan bir hâlde dolaÅŸan İsrâiloÄŸulları, periÅŸan hâlde telef oldular. Nihâyet aradan epey bir zaman geçip İsrâiloÄŸullarının çocukları itâatkâr ve savaÅŸacak bir tarzda yetiÅŸtiler. Bu sırada Hârûn aleyhisselâm da vefât etti. Mûsâ aleyhisselâm, İsrâiloÄŸullarını alıp, Lût gölünün güney tarafına getirdi. Buradan da hareket ederek Üç bin Unk adında zâlim bir kralın ordusu ile savaÅŸ yapıp gâlip geldiler. Böylece Åžeria Nehrinin doÄŸusuna sâhip oldular. Eriha ÅŸehrinin karşısındaki daÄŸa çıktılar. Buradan Ken’an diyârı gözüküyordu. Bu sırada yüz yirmi yaşında bulunan Mûsâ aleyhisselâm vefât etti. Mûsâ aleyhisselâmın nerede vefât ettiÄŸi ve kabrini nerede olduÄŸu husûsunda muhtelif rivâyetler vardır. Kudüs civarında veya Nebû Dağında olduÄŸu bu rivâyetlerdendir. Hazret-i Mûsâ’nın ÅŸeriatı (bildirdiÄŸi dini) hazret-i İsâ’nın gönderilmesine kadar devâm etti. İkisi arasında gelen peygamberler hep Mûsâ aleyhisselâmın ÅŸeriatı ile amel etmekle mükellef oldular. İsrâiloÄŸulları daha sonra Tevrât’ı deÄŸiÅŸtirip hak dinden uzaklaşıp yetmiÅŸ bir fırkaya ayrıldılar. Bunlara Yahûdiler denilmiÅŸtir.

Mûsâ aleyhisselâmın mûcizeleri:

1-Asâsının ejderhâ (büyük yılan) olması. 2-Yed-i Beydâ: SaÄŸ elini koynuna sokup çıkarınca, güneÅŸ gibi parlaması. Bu nûru gören düşmanları kaçışırlardı. 3-Kavmiyle Kızıldeniz’in kenarına gelince asâsını vurup denizde yol açması. 4-Tih sahrâsında kavminin susuz kalıp, su istemeleri üzerine asâsını bir taÅŸa vurup Beni İsrâil’in kabileleri adedince, on iki pınar akıtması. 5-Firavun ve KIbti kavmi İsrâiloÄŸullarına zulüm ettiÄŸi ve Mûsâ aleyhisselâma inanmayıp isyân ettiklerinde, Allahü teâlâ hazret-i Mûsâ’ya tûfân mûcizesini vermiÅŸtir. Çok ÅŸiddetli yaÄŸmur yaÄŸdı. Öyle bir karanlık ve fırtına oldu ki, kimse evinden dışarı çıkamadı. Ayın ve güneÅŸin ışığı görünmez oldu.. Kıbtilerin evlerini su bastı. Ayakta durur oldular. Su boÄŸazlarına kadar yükseldi. İsrâiloÄŸullarının evlerine ise bir damla su girmedi. Firavun ve Kıbti kavmi, bu belânın kaldırılmasını ve iman edeceklerini söylediler. Kaldırıldı fakat yine imân etmediler ve baÅŸka belâlara dûçâr oldular.6-Kıbti kavminin ekinlerini, meyvelerini ve giydikleri elbiselerini, evlerinin tavanlarını yiyen çekirge sürülerinin istilâsına uÄŸramaları mûcizesi. Bu çekirgeler İstâiloÄŸullarına hiç dokunmayıp, Firavun’un kavmi Kıbtilere musallat olmuÅŸtur. 7-Kumnel yâni bit ve ekin böceÄŸi denen haÅŸeratın Mûsâ aleyhisselâmın mûcizesi olarak kibtı kavmine musallat olması. 8- KurbaÄŸa mûcizesi, Kıbti kavmi her belâya tutuldukça, belâ kaldırıldığında iman edeceklerini söylemelerine raÄŸmen, sözlerinden vazgeçmeleri üzerine üst üstüne belâya tutuldular. KurbaÄŸaların istilâsına uÄŸramaları da ÅŸiddetli belâlardan biridir. KurbaÄŸalar, yiyeceklerine, içeceklerine düşer, kalırdı. Bir söz söylemek isteseler ağızlarını açarken birkaç küçük kurbaÄŸa ağızlarından midelerine girerdi. Geceleri üzerinde toplanan kurbaÄŸaların seslerinden uyuyamazlardı. Firavun, bu belâ kaldırıldığı takdirde, iman edeceÄŸini söylemesine raÄŸmen, belâ kalkınca yine iman etmedi. 9-Kan belâsı. Mısır’da bulunan bütün sular, Kıbtilerin kaplarına doldurulurken kan hâlini alırdı. Böylece susuzluktan çâresiz kalmışlardı. İsrâiloÄŸullarına ise böyle bir ÅŸey olmazdı. 10-İsrâiloÄŸullarından biri öldürüldüğü vakit kimin öldürdüğü bilinemeyince, Mûsâ aleyhisselâmın duâsı ile dirilip, kendisini öldüreni haber vermiÅŸtir. 11-Mûsâ aleyhisselâm kavmiyle Tih çölüne geldiÄŸi zaman, kavminin yiyeceÄŸi kalmadığı için, Mûsâ aleyhisselâma gelerek çoluk-çocuÄŸumuzla açlığa dayanamıyoruz, dediklerinde Mûsâ akeyhisselâm Allahü teâlâya duâ etti. Kudret helvası ve bıldırcın kebabı indi. Her ne zaman isteseler önlerinde hazır olurdu. 12-Hazret-i Mûsâ^nın duâsı ile kuraklıktan kavrulup kuruyan ekinler,  otlaklar ve meyveler eski hâlini almıştır. 13- Hazret-i Mûsâ Tih sahrâsında bulunan İsrâiloÄŸullarının durumunu merak edince bir kurt gelip onların hâllerini haber vermiÅŸtir. 14-Hazret-i Mûsâ’nın duâsıyla sarı dikenler altın olmuÅŸtur. Malı ve zenginliÄŸiyle gururlanıp isyân etmesinden dolayı malı ve mülkü ile birlikte tere batırılan Kârun, bu mûcize karşısında âciz kalıp, hased ederdi. 15-Yolculukta hazret-i Mûsâ’ya uzun mesâfeler kısalır, kısa zamanda çok uzak mesâfeleri katederdi.

Hz. Hızır

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Velî veyâ peygamberdir. Rûhu, darda kalana yardım eder.
 
HIZIR ALEYHİSSELÂM
 

İbrâhim aleyhisselâmdan sonra yaÅŸamış bir peygamber veya veli. Avrupa ve Asya kıtalarına hâkim olan Zülkarneyn aleyhisselâmın askerinin kumandanı ve teyzesinin oÄŸludur. İsminin, Belkâ bin Melkan, künyesinin Ebü’l-Abbâs olduÄŸu ve soyunun Nûh aleyhisselâmın Sam isimli oÄŸluna dayandığı bildirilmiÅŸtir. Bâzıları da Hızır aleyhisselâmın İsrâiloÄŸullarından olduÄŸunu söylemiÅŸtir. Hızır lakabıyla meÅŸhur olmasının sebebi, kuru bir yere oturup kalktığı zaman, oranın yeÅŸerip yemyeÅŸil olmasından dolayıdır. Sahih-i Buhâri’de bildirilen bir hadis-i ÅŸerifte peygamber efendimiz; ”Hızır (aleyhisselâm), otsuz kuru bir yerde oturduÄŸunda, o yer  birdenbire yemyeÅŸil olur, peÅŸi sıra dalgalanırdı.” buyurdu. Mûsâ aleyhisselâmla görüşüp yolculuk yaptı. Fakat vefâtından sonra rûhu insan ÅŸeklinde gözüküp, gariblere yardım etmektedir.

Hızır aleyhisselâm, Allahü teâlânın sevgili kullarındandı. DoÄŸdu, büyüdü ve vefât etti. Ancak Allahü teâlâ onun rûhuna insan ÅŸeklinde görünmek ve kıyâmete kadar yardım isteyen Müslümanların imdâdına yetiÅŸmek, yardım etmek, konuÅŸmak, ilim öğrenmek ve öğretmek özellikleri verdi. Bâzı âlimler ”nebi” (peygamber), bâzı âlimler de”veli” dir dediler. Hızır aleyhisselâmda, yaÅŸayan insanlarda  görülen hâller bulunduÄŸu için yaşıyor zannedilmektedir.

Hızır aleyhisselâm, güzel ahlâk sahibi, cömert ve insanlara karşı çok ÅŸefkatliydi. Allahü teâlânın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bildirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünni ilme sâhipti. Hızır aleyhisselâm Mûsâ aleyhisselâm ile buluÅŸması, görüşmesi ve yolculuk yapması Kur’ân-ı kerim’de Kehf sûresi 60 ve 80. âyetlerinde ve hadis-i ÅŸeriflerde bildirilmiÅŸtir.

Peygamber efendimiz Eshâb-ı kirâm ile Tebük Harbindeyken ikindi namazını kıldıktan sonra iki beyit iÅŸittiler. Fakat ÅŸiiri söyleyeni göremediler. Resûlullah efendimiz; ”Bu iki beytin söyleyicisi kardeÅŸim Hızır’dır. Sizi övüyor.” buyurdu. Hızır aleyhisselâm bir çok zâtın tasavvufta yetiÅŸmesinde rehberlik etmiÅŸ, feyz vermiÅŸtir. Hızır aleyhisselâmın tasavvufta yetiÅŸtirdiÄŸi en meÅŸhûr âlim ve velilerden biri Abdülhâlık Goncdüvâni hazretleridir.

Hızır aleyhisselâm, İlyâs aleyhisselâmla birlikte peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vefâtında hâne-i saâdetlerine gelip Ehl-i beyt için sabır ve tavsiyesinde bulundu. Onların geldiklerini ve sabır tavsiye ettiklerini hazret-i Ebû Bekr, Ehl-i beyte bildirdi.

Hz. Zulkarneyn

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Velî veyâ peygamberdir.
 
ZÜLKARNEYN ALEYHİSSELÂM
 

Peygamber veyâ veli. Kur’ân-ı kerimde kıssası, doÄŸuya ve batıya seferleri zükr edilmiÅŸtir. Asıl ismi İskender’dir. DoÄŸuya ve batıya gittiÄŸi için İskender-i Zülkarneyn diye anılmıştır. Nûh aleyhisselâmın oÄŸlu Yâfes’in soyundandır. Peygamber olup olmadığı açıkca bildirilmedi. Yemen’de yaÅŸamış olan münzir iskender ile Aristo’nun talebesi olan Makedonyalı İskender’den daha önce yaÅŸadı. Sâlih bir zât olan Zülkarneyn aleyhisselâmı Allahü teâlâ yeryüzündeki insanlara emir ve yasaklarını tebliÄŸ ile vazifelendirdi. Zülkarneyn aleyhisselâm Allahü teâlâ niyâzda bulunup; kendisine kuvvet vermesini, insanlar arasında hangi ilim ve adâletle hükmesini gerektiÄŸinin bildirilmesini istedi. Allahü teâlâ şöyle buyurdu: ”Sana verdiÄŸim vazifeyi yapabikmen için kuvvet ihsân ederim. Göüsini açarım. HerÅŸeye gücün yetecek hâle gelirsin. Anlayışını açar, konuÅŸmanı geniÅŸletirim, kulağını açarım, tâ uzaktakileri iÅŸitirsin. basiretini geniÅŸletirim, çok uzakları görür, herÅŸey nüfûz edersin. Her ÅŸeyi saÄŸlam yaparsın. İstediÄŸin herÅŸeyi ihsân ederim. Sana heybet veririm hiç kimse sana kötü gözle bakamaz. Ben sana yardım ederim. Hiç bir ÅŸey sana zarar vermez. seni kuvvetlendiririm. hiÅŸ bir ÅŸeye yenilmezsin. Kalbine kuvvet veririm hiçbir ÅŸeyden korkmazsın. Aydınlık ve karanlığı emrine verir, onları senin askerin yaparım. Aydınlık senin önünde yol gösterir, karanlık arkandan seni muhâfaza eder.” Allahü teâlâ hazret-i Zülkarneyn’in emrine bulutları ve baÅŸka vâsıtaları verdi. Ona ilim ve kudret, insanlar üzerine tasarruf hâkimiyeti verdi. Ayrıca beyaz ve siyah olmak üzere iki sancak ihsân etti. Zifiri karanlık olan gecede beyaz sancağı açınca, ortalık aydınlığa gark olurdu. Gündüz harp ederken düşman askerinin karanlıkta kalmasını arzu ederse siyah sancağını açar, düşman tarafı zifiri karanlık, kendi tarafı aydınlık olur, böylece düşmana kısa zamanda gâlip gelirdi. Her sefere çıkışında önü aydınlık, arkası karanlık olurdu. Çok geçmeden memleketi geniÅŸledi. Devleti güçlendi. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bütün dünyâya yaymağı azmetti. Teyzesinin oÄŸlu Hızır aleyhisselâmı kendisine vezir, ordusuna kumandan tâyin etti. Allahü teâlânın emriyle müminlerden meydana gelen ordusu ilk önce batıya yürüdü. Vardığı yerlerde kâfirleri hak dine dâvet etti. İnsanlara iyilik ve ihsânlarda bulundu. İnanmayanlarla harp etti. Batıda meskûn (yerleÅŸilmiÅŸ) yerlerin sonuna vardı. Artık karalar bitmiÅŸ denizler baÅŸlamıştı. Oraya vardığı sırada orada bir kavim buldu. Bu kavim kÂfir olup vahÅŸi hayvan derisinden elbise giyerler, denizin dışarı attığı balık cinsinden ÅŸeyleri yiyerek geçinirlerdi. Zülkarneyn aleyhisselâm bu kavmi, güzel muâmelede bulunarak hak dine dâvet etti. Kavimden bir kısmı imânla ÅŸereflendi bir kısmı ise imân etmekten yüz çevirdi. zülkarneyn aleyhisselâm inanmayanların üzerine yürüdü ve onları karanlıkta bıraktı.Onlar karanlıkta ne yapacaklarını bilemediler. Sonunda piÅŸman olup tövbe ettiler ve Allahü teâlânın varlığına, birliÄŸine inandılar. Zülkarneyn aleyhisselâm müminlerden kurduÄŸu ordusu ile uÄŸradığı  her yerdeki bütün insanları hak dine dâvet etti. Allahü teâlâya  imân ve ibâdete çağırdı. İmân etmeyenler cezâlarını gördüler. Yaya olarak Mekke-i mükerremeye gitti ve haccetti.İbrâhim aleyhisselâmla görüşüp hayır duâsını aldı. Nasihatlerine kavuÅŸtu. Daha sonra doÄŸuya yöneldi. GüneÅŸin ilk ışıklarının vurduÄŸu en uçtaki kara parçasına vardı.Zülkarneyn aleyhisselâm orada, yer altındaki manzenlerde yaÅŸayan kavmi hak dine dâvet etti. Daha sonra kuzeye bir sefer yaptı. İki daÄŸ arasına vardı. O iki dağın yakınında oturan kalabalık bir kavimle karşılaÅŸtı. O kavmi de hak dine dâvet etti. Kavmin pâdişâhı Zülkarneyn aleyhisselâmı iyilikle karşıladı ve hediyeler takdim etti. Bütün kavmiyle birlikte hak dini kabul etti. Zülkarneyn aleyhisselâmın iltifatlarına kavuÅŸtu. Ye’cüc ve Me’cüc adlı kavimlerin zararından ÅŸikâyette bulundu. Zülkarneyn aleyhisselâm o kavimle birlikte Ye’cüc ve Me’cüc’ün zararından korunmak için sed yaptılar.

Zülkarneyn aleyhisselâm bir seferi esnâsında hiçbir dünyâ malı ve serveti olmayan, rızıklarını sebzeden temin eden bir kavme rastladı. Ayrıca bu kavimde herkes kendi mezarını kazar, hergün mezarını temizler ve ibâdetlerini burada yaparlardı. Zülkarneyn aleyhisselâm o kavmin hükümdarıyla da görüştü. Hükümdar kendilerinin dünyâya önem vermediklerini, âhiretini hatırlamak için de ibâdetlerini mezarlarda yaptıklarını anlattı. Zülkarneyn aleyhisselâm Allahü teâlânın yardımıyla, doÄŸu, batı ve kuzeydeki bütün ülkeleri feth edip, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yayma vazifesini tamamladıktan sonra, askerine izin verdi. Kendisi Medine ileÅžam arasında Dûmet-ül-Cendel denilen yerde insanlardan ayrıldı. Yanlız Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle meÅŸgul oldu. Vefât etmeden önce yakınlarına ”Ben vefât edince usûlüne uygun yıkayıp kefenleyin. Sonra tabuta koyun. Yanlız kollarım dışarda sarkık kalsın. Hazinelerimi de katırlara yükleyin” diye vâsiyette bulundu. Söyledikleri aynen yapıldı. Az bir zaman sonra da vefât etti.Mekke’ye veya Mekke civârındaki Tehâme DaÄŸlarında bir yere defn edildi. İskender-i Zülkarneyn böyle vâsiyet etmekle ”Arkamdan gelen ordular ile doÄŸu ve batıya hâkim oldum. Hizmetçilerim emrimden çıkmadı. Dünyâyı baÅŸtan baÅŸa tuttum. Sayısız hazinelerim vardı. Fakat bütün bu dünyâ nimetleri kalıcı deÄŸildir. Gördüğünüz gibi mezâra eller boÅŸ gidiliyor. Dünyâ malı dünyâda kalıyor. Sizler âhirette de faydalı olacak iÅŸler yapın.” demek istedi. Zülkarneyn aleyhisselâm beyaz-kırmızı benizli, orta boylu idi. Güzel ahlâk sâhibi, Hakka teslimiyeti tam, halkına karşı mütevâzi, alçak gönüllü ve adâler sâhibi idi.Gazâ ve cihâda çıkmakta, beldeleri tâmirdeçok gayretli idi. Dünyâ malına raÄŸbet etmez, elinin emeÄŸi, alnının teri ile geçinirdi. Bunun için zenbil örer kendine, çoluk çocuÄŸuna bu paradan harcar, artanını fakirlere sadaka verirdi. Ye’cüc ve Me’cüc kavminin zararlarına mâni olmak için sed yapmıştı. Sedi rivâyetlere göre Asya’nın doÄŸusundaki mümin Türklerin ricâsı üzerine inşâ etmiÅŸti. İki daÄŸ arasına taÅŸ ve demirden yapılmış olan bu sed  bugünkü Çin seddinden baÅŸkadır. Kur’ân-ı kerimin Kehf sûresi :83-98. âyet-i kerimelerinde Zülkarneyn aleyhisselâmla ilgili haberler verilmektedir. Peygamber efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem de buyurdu ki:

İsmini duyduğunuz kimselerden yeryüzüne dört kişi mâlik oldu. İkisi mümin ikisi kâfir idi.Mümin olan ikisi Zülkarneyn il Süleymân (aleyhisselâm) idi. Kâfir olan ikisi de Nemrûd ile Buhtunnasar idi. Beşinci olarak yeryüzüne benim evlâdımdan biri yâni Mehdi mâlik olacaktır.

Hz. Lokman

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Velî veyâ peygamberdir.
 
LOKMAN ALEYHİSSELÂM
 

Peygamber veya veli. Dâvud aleyhisselâmın zamânında, Arabistan’ın Umman tarafında yaÅŸadı. Dâvud aleyhisselâmla görüşüp ondan ilim öğrendi. Dâvud aleyhisselâma peygamberlik bildirilmeden önce, müfti olan Lokman Hakim, Dâvud aleyhisselâma peygamberlik bildirildikten sonra fetvâ vermeyi bıraktı. Dâvud aleyhisselâma ümmet oldu. Kendisine hikmet verildi. Eyyûb aleyhisselâmın teyzesinin oÄŸlu oldu daa rivâyet edilmektedir. Fransız bilginlerinin, Calinos’un (Galen’in) bir adı da Lokman Hakim idi demeleri yanlıştır. Çünkü Lokman Hakim, Dâvud aleyhisselâm zamânında; Calinos (Galen) ise, ondan bin yıl kadar sonra yaÅŸamıştır. Lokman ismi Kur’ân-ı kerim’de geçmekte olup, bir sûreye (otuz birinci sûre) Lokman ismi verilmiÅŸtir.Bu sûrenin on ikinci âyetinde meâlen; ”Biz Lokman’a hikmet verdik.” buyrulmaktadır. Buradaki hikmet tâbirinin; akıl, anlayış, ilim, ilimle amel etmek ve doÄŸru karar vermek demek olduÄŸu tefsir kitablarında yazılıdır.  Lokman Hakim tabiplerin piridir. Hikmetli sözleri ve oÄŸluna verdiÄŸi nasihatler meÅŸhurdur.  Kur’ân-ı kerim’de Lokman sûresi 3. âyet-i kerimede meâlen; ”Bir vakit Lokman oÄŸluna öğüt vererek şöyle demiÅŸti: Yavrum! Allah’a ortak koÅŸma, çünkü ÅŸirk çok büyük zulümdür.” buyrulmaktadır.

Lokman Hakim’e sen bu hâle nasıl geldin dediklerinde; ”DoÄŸru sözlü olmak, emâneti yerine getirmek, lüzumsuz söz ve iÅŸi terk etmekle.” cevâbını verdi. İnsanlar ondan nasihat istediler, o da şöyle nasihat etti: Öncekilerin ve sonrakilerin ilimleriyle ameledilebilmesi için sekiz ÅŸeye dikkat etmek lazımdır. Dört zamanda dört ÅŸeyi korumak gerekir; Namazda gönlü, halk arasında dili, yiyip içmede boÄŸazı, bir kimsenin evine girince de gözü korumaktır. İki ÅŸeyi hâtırdan hiçbir zaman çıkarmamalıdır. Bunlar; Allahü teâlânın büyüklüğü ve ölümdür. İki ÅŸeyi de tamâmen unutmaya çalışmalıdır. Bunlar da; bir kimseye yapılan iyilik ile dost ve yakınlardan görülen kötülüktür.” Lokman Hakim’in oÄŸluna nasihatlarının bir kısmı şöyledir: ”Ey oÄŸlum! Dünyâ derin deniz gibidir. Çok insanlar onda boÄŸulmuÅŸtur. Geminin takvâ, yükün imân, hâlin tevekkül olsun, umulurki kurtulursun.”

”Ey oÄŸlum! Âlimlere karşı öğünmek, akılsızlarla inatlaÅŸmak ve meclislerde, toplantılarda gösteriÅŸ yapmak için ilim öğrenme! İhtiyâcım yok diyerek de ilmi terk etme.”  ”Ey oÄŸlum! Allahü teâlâyı anan (hâtırlayan) insanlar görürsen onlarla otur. Âlim olsan da, ilminin faydasını görürsün ve ilmin artar, sen ehil isen sana öğretirler. Allahü teâlâ onlara olan rahmetinden seni de faydalandırır. Allahü teâlâyı ziktetmeyenleri görürsen onlardan uzak dur.” ”Ey oÄŸlum! Horoz senden daha akıllı olmasın! O, her sabah zikir ve tesbih ediyor, sen ise uyuyorsun.”

”Ey oÄŸlum! SeçilmiÅŸ kullara teslim ol, kötülerle dost olma.” ”Ey oÄŸlum! İnsanlara iyilikleri emir ve nasihat edip kendini unutma! Yoksa mum gibi olursun. Mum insanları aydınlatır, fakat kendini yakıp eritir.” ”Ey oÄŸlum! Yalandan çok sakın! Çünkü dinini bozar ve insanlar yanında mürüvvetini azaltır. Bununla hayânı, deÄŸerini ve makâmını kaybedersin.”

”Ey oÄŸlum! Kötü huydan, gönüldağınıklığından sakın. Sabırsız olma, yoksa arkadaÅŸ bulamazsın.İşini severek yap, sıkıntılara katlan. Bütün insanlara karşı iyi huylu ol.”  ”Ey oÄŸlum! Hep üzüntülü olma, kalbini dertli kılma. İnsanların elinde olana tamâ etmektensakın. Kazâya râzı ol ve Allahü teâlânın sana verdiÄŸi rızka kanâat et.”   ”Ey oÄŸlum! Dünyâ geçici ve kısadır. Senin dünyâ hayâtın ise azın azıdır. Bunun da azının azı kalmış, çoÄŸu geçmiÅŸtir.”

!!Ey oÄŸlum! Tövbeyi  yarına bırakma, çünkü ölüm ansızın gelip yakalar.”    ”Ey oÄŸlum! Sükût etmekle piÅŸmân olmazsın. Söz gümüş ise sükût altındır.”   ”Ey oÄŸlum! Helâl lokma ye ve iÅŸlerinde âlimlere danış, iÅŸlerini nasıl yapacağını onlara sor.”   ”Ey oÄŸlum! Âlimler meclisine devâm et. Bahar yaÄŸmuru ile yeryüzünü yeÅŸillendiren Allahü teâlâ, âlimlerin meclisindeki hikmet nûru ile de müminlerin kalbini aydınlatır.”

”Ey oÄŸlum! Amel ancak yakın (Allahü teâlâya olan ilim ve mârifet) ile yapılır. Herkes yakini nisbetinde amel eder. Amel noksanlığı, yakin noksanlığından gelir.”  ”Ey oÄŸlum! Bir hatâ iÅŸlediÄŸinde hemen tövbe et ve sadaka ver.”   ”Ey oÄŸlum! Ölümden şüphe ediyorsan uyku uyuma. UyuduÄŸun ve uyumak mecbûriyetinde kaldığın gibi, ölüme de mahkûmsun. Dirilmekten  de şüphe ediyorsan, uykudan uyanma. Uykudan uyandığın gibi öldükten sonra da dirileceksin.”

”Ey oÄŸlum! Helâl kazanç ile yoksulluktan korun. Yoksul kimse ÅŸu üç musibetle karşılaşır: Din zayıflığı, akıl zayıflığı ve mürüvvetin kaybolması.”   ”Ey oÄŸlum!Merhamet eden merhamet bulur. Sükût eden selâmete erer, hayır söyleyen kâr eder, kötü konuÅŸan günâhkar olur, diline hâkim olmayan piÅŸmân olur.”   ”Ey OÄŸlum! Dünyâmalından yetecek kadarını al, fazlasını âhiret için hayra sarfet, Sıkıntıya düşecek ve baÅŸkasının sırtına yük olacak ÅŸekil de tembellik etme.”

”Ey oÄŸlum! Sakin kimseyi küçük görüp hakâret etme. Çünkü onun da senin de rabbimiz birdir.”  

Lokman Hakim’in oÄŸlu: ”Babacığım, insanda hangi haslet daha iyiydir?” diye sorunca; ”Temiz, hâlis din.” buyurdu. EÄŸer iki haslet olursa? ”Din ve mal”, üç haslet olursa? ”Din, mal ve hayâ.” buyurdu. Dört haslet olursa? dedi. ”Din, mal, hayâ ve güzel ahlâk.” buyurdu. BeÅŸ haslet saymak icâbederse  diye sorunca; ”Din, mal, hayâ güzel huy ve cömertlik.” buyurdu. Altı haslet sayarsak deyince; ”Eu oÄŸlum! Allahü teâlâ her kime bu beÅŸ iyi hasleti verdiyse, o kimse mümin ve müttekidir. Allahü teâlâ katında veli ve sevgilidir. Åžeytanın ÅŸerrinden uzaktır.” buyurdu. OÄŸlu: ”Babacığım, insandan en kötü haslet hangisidir?” dedi. ”Allahü teâlâyı inkârdır” buyurdu. İki olursa dedi. ”İnkâr ve kibirdir.” buyurdu. Üç olursa dedi. ”İnkâr, kibir ve şükür azlığı.” buyurdu. Dört olursa dedi. ”İnkâr, kibir, şükür azlığı ve cimrilik.” buyurdu. BeÅŸ olursa diye sorunca; ”İnkâr, kibir, şükür azlığı, cimrilik ve kötü ahlâk.” buyurdu. Altı olursa deyince; ”Ey oÄŸlum! Bu beÅŸ kötü hasletin bulunduÄŸu kimse münâfıktır, ÅŸakidir ve Allahü teâlâdan uzaktır.” buyurdu.

Hafs bin Ömer’den rivâyet edildi ki: Lokman Hakim, yanına bir hardal torbası koydu ve oÄŸluna nasihat etmeye baÅŸladı. Her bir nasihatte bir hardal tânesini çıkardı. Nihâyet hardalları tükendi. Sonra da; Ey oÄŸlum! Sana o kadar nasihat ettim ki, şâyet bu nasihatler bir daÄŸa verilseudi, daÄŸ yarılır, parça parça olurdu” buyurdu. OÄŸlu da bu nasihatleri tuttu.

Hz. Süleyman

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Her hayvanın dilini bilirdi.
 
SÜLEYMAN ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen peygamberlerden. Dâvûd aleyhisselâmın oÄŸludur. Yâkûb aleyhisselâmın neslindendir. Kudüs yakınlarındaki Gazze ÅŸehrinde doÄŸdu. Hem peygamber hem sultandı. ÇocokluÄŸundan beri bilgili, iyilik ve adâleti seven biri olarak tanınmıştı. On iki yaşındayken babasının yerine geçip, sultan oldu. Daha sonra kendisine Allahü teâlâ tarafından peygamberlik verildi. Dünyâda hâkim olan dört kiÅŸiden biridir. Ona peygamberlik verildiÄŸi Kur’ân-ı kerimde En’âm sûresi 84. âyette bildirilmektedir. Süleymân aleyhisselâm; ”Yâ Rab! bana hiçbir kimsede bulunmayan bir kudret ve devlet ihsân eyle.” diye duâ etti. Duâsı kabul edilip, cinlerin, rüzgârın ve hayvanların da insanlar gibi Sülaymân aleyhisselâma itâat etmeleri emredildi. Kendisine ism-i âzam duâsı, bütün mahlûkâtın dili ve ililerin sırları öğretildi. Peygamberlikle birlikte ihsân edilen ilim, hikmet ve sultanlık kudretini, insanları doÄŸru yola kavuÅŸturmakla ve daha iyi bir hayat yaÅŸamaları için kullandı. Åžehirlerin kurulması, yeryüzünün imârı, yeÅŸillendirilmesi, fen ve sanatta ilerlemesi için emrindekilerin herbirine iÅŸ taksimi yaptı. Yolların yapılması, taÅŸların yontulup kazılması, demircilik ve derin sulara dalgıçlık gibi zor iÅŸleri cinlere verdi. Çiftçilik, çobanlık, ticâret, sanat gibi iÅŸleri de insanlara verdi. Hayvanları da nöbet tutma, yük taşıyıp çekme gibi iÅŸlerle görevlendirdi. İnsanlardan, cinlerden ve hayvanlardan büyük bir ordu kurdu. Hepsi ona tâbi olup, emrine itaat etti. Süleymân aleyhisselâma verilen bu nimetler Kur’ân-ı kerimde bildirilmektedir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem hadis-i ÅŸerifte, onun duâsı hakkında şöyle buyurdu: ”Süleymân aleyhisselâm, Beyt-i Makdis’in binâsını bitirdikten sonra, Allahü teâlâdan üç dilekte bulunmuÅŸtur: Kendisinden sonra kimseye nasip olmayan ir mülk ve saltanat, ilâhi hükme uygun hüküm verme kudretinin bahsedilmesi. Yanlız namaz kılmak için Mescid-i Aksâ’yı kastedip gelenlerin analarından doÄŸdukları gibi günahsız hâle gelmeleri. Allahü teâlâ bunlardan ilk ikisini Süleymân aleyhisselâma vermiÅŸtir. Üçüncü dileÄŸinin dekabul edilmiÅŸ olmasını umarım.” Babasının temelini attığı, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’yı yapmaya devâm etti. Yedi senede pek sanatkârâne bir ÅŸekilde tamamladı. Daha sonra, Kudüs’te büyük bir saray inşâ etmeye baÅŸlayıp, on üç senede tamamladı. Bu binâların yapımı sırasında insanlardan ve cinlerden pekçoÄŸu Süleymân aleyhisselâmın emrinde çalışmışlardı.  Süleymân aleyhisselâmın zamânında barış, imâr, sanat ve ilim iyice ilerlemiÅŸti. Mescid-i Aksâ inşâedilip, çeÅŸmeler, su kanalları yapıldı. Köprüler, barajlar ve evler inşâ edildi. Hükmetinin ve büyüklüğünün şöhreti bütün dünyâya yayıldı. Zamânındaki bütün pâdişâhları ve ileri gelenleri doÄŸru yola sevk etti. Onun zamânında muhteÅŸem bir saltanata sâhip olan Yemen’de, Sebe ÅŸehrinde hüküm süren Belkıs’a mektup yazıp, Filistin’e çağırdı. O da gelip, Süleymân aleyhisselâmla görüşerek imân etti. Belkıs’ın Süleymân aleyhisselâmla mektuplaÅŸması ve Kudüs’e gelmesi Kur’ân-ı kerimde Neml sûresinde uzun beyân olunmaktadır.

Süleymân aleyhisselâm, Akabe Körfezinden Fırat kenarına kadar, kırk sene adâletle hüküm sürdü.DiÄŸer hükümdârlar da kendisine baÄŸlılıklarını bildirdiler. Ticâret gemileri yapıp, Kızıldeniz ve Umman Denizinde ticâret yaptırdı. Rüzgâr onun emrine verilmiÅŸti. Rüzgâra bibip dilediÄŸi yere tahtıyla birlikte kısa zamanda giderdi. Makâmına oturduÄŸunda ve meclis kurduÄŸunda kuÅŸlar üzerine gelip, kanatlarını yanyana gererek bir bulut gibi gölge yaparlar, güneÅŸ ve yaÄŸmurdan korurlardı. Süleymân aleyhisselâm, beyaz tenli, güzel, nûr yüzlü, saçı sakalı gür olup, beyaz elbise giyerdi. Çok edebli, hep Allah’tan korkar, alçak gönüllü, yüksek ÅŸanlıydı. Miskin ve fakirlerle oturur; ”Miskinin miskinlerle oturması uygundur.” buyururdu. Ömrünün son ânına kadar Allahü teâlânın takdir ettiÄŸi izzetle insanları doÄŸru yola sevk etti. Herkes tarafından sevilmiÅŸ olup, hiç kimse onun söylediklerine itiraz etmiyor ve onun emri dışına çıkmıyordu. Süleymân aleyhisselâm, bir gün yapılmakta olan büyük bir sarayın inşâsını kontrol etmeye gitmiÅŸti. Bu binâ bir su kıyısında çok heybetli bir saraydı. Ustalar iÅŸciler, cinler, sarayın tamamlanmasıyla meÅŸguldüler. Sarayın balkonuna çıkıp, kendisini yanlız bırakmalarını, hiç kimsenin yanına yaklaÅŸmamasını emretti. Sonra da balkonun kenarına âsasını (bastonuna) dayanıp durdu ve etrâfı seyrederek tefekküre baÅŸladı. Bu sırada ömrü bitip, eceli gelmiÅŸti. Azrâil aleyhisselâm gelip; ”Åžu an dünyâdaki hayâtının son ânıdır.” dedi. Süleymân aleyhisselâm: ”Allahü teâlânın takdiri her ne ise o haktır. Rabbime hamdolsun ki, aslâ kimseye zulmetmedim. Rabbimin emrine itaat etmekte gecikmedim. Herkesin dönüşü Allahü teâlâyadır. GörevlendirildiÄŸin emri yerine getir.” dedi. Süleymân aleyhisselâm asâsına dayandığı halde ayakta vefât edip, uzun bir müddet öylece kaldı. Saray inşâsında çalışanlar ise her gün iÅŸlerine muntazaman devâm ediyor, halk da oraya gelip gidiyordu. Süleymân aleuhisselâmı uzakta, ayakta durur vaziyette görüyorlardı. Fakat vermiÅŸ olduÄŸu emir üzerine hiç kimse yanına yaklaÅŸmıyordu. Nihâyet asâsının yere temas eden kısmını güve kurdu yiyip asâ kırılınca, cesedi yere yıkıldı. O zaman bu hâlini görenler vefât ettiÄŸini anladılar. Bu husus Kur’ân-ı kerimde Sebe sûresi 14. âyette bildirilmektedir. Süleymân aleyhisselâm her yere hükmettiÄŸinden, zamânında herkes imân etmiÅŸ, yeryüzündeki pek az imânsız kimse kalmıştı. Vefâtından sonra, İsrâiloÄŸullarının arasındaki birlik bozuldu, İlyas ve Elyesa aleyhisselâm peygamber olarak gönderildiler. Kur’ân-ı kerimde Bakara 102; Nisâ 163; En’âm 84; Enbiyâ 81,82; Sebe 12, 21; Neml 15′ten 44′e kadar; Sad 30′dan 40′a kadar olan âyetler Süleymân aleyhisselâm hakkındadır. Süleymân aleyhisselâm, Mescid’i Aksâ’ya Mûsâ aleyhisselâmdan beri nesilden nesile geçerek gelen, Tevrât’ın içinde bulunduÄŸu Ahid sandığını (Tâbût-i Sekineyi) koydu. Çünkü Mûsâ aleyhisselâm, ümmetinin âlimlerinden, Tevrât’ın Ahid sandığına konularak muhâfaza edilmesini istemiÅŸti. Bu durum Mescid-i Aksâ’nın Buhtunnasar tarafından yıkılmasına kadar devâm etti. Buhtunnasar, Kudüs’ü alınca, ÅŸehri yakıp yıktı. Mescid-i Aksâ’da bulunan altın, gümüş ve diÄŸer mücevherleri alıp Bâbil’e götürdü. Buhtunnasar’ın Kudüs’ü yaÄŸmalaması esnâsında, hakiki Tevrât ve Zebûr yakılıp yok edildi. Muhtelif kimselerin hatırlarında kalan âyetlerini yazmaları neticesinde, Tevrât isminde birbirlerini tutmayan çeÅŸitli risâleler ortaya çıktı.

Milâddan yaklaşık dört yüz sene evvel yaÅŸamış olan Azra bunları topladı ve ÅŸimdiki Ahd-i Atik’teki Tevrât’ı yazdı. Süleymân aleyhisselâmın dokuz çeÅŸit mûcizesi vardır.

Mûcizeleri:

1-Sebe sûresi on ikici âyetinde bildirildiği üzere, rüzgârlar emri altındaydı. 2-Süleymân aleyhisselâm denizi geçmek istediği zaman, suyu çekilerek yol açalır, geçtikten sonra yine kapanırdı. 3- Âyet-i kerimede bildirildiği üzere, bütün cinniler emrindeydi. Ne zaman istese, kendisine, büyük büyük köşkler, sûretler, çanaklar, sâbit çömlekler, tencereler yaparlardı. 4-Süleymân aleyhisselâmın bir mührü vardı. Üzerinde ism-i âzam duâsı yazılıydı. O duâ ile her istediği kolay olurdu. 5- Karıncalara  varıncaya  kadar her hayvanın sesini işitir, dillerini anlardı. 6-Nereye gitmek istese, rüzgâr emride olduğından, kürsüsünü kaldırır, kürsüsünü berâberinde götürürdü. 7-Cinniler vâsıtasıyla denizdeki incileri, cevherleri yerde bulunan defineleri bilirdi. Kendisine Allahü teâlâ tarafından bildirilmeyen birşey yoktu. 8-Neml Vâdisinde, maiyetiyle berâber bir dağ üzerine konup, kaldığı esnâda o dağın yeşillik, çimenlik olması için, mübârek ellerine bir miktar su alıp, avucuyla o dağa serpti. Derhâl dağın üzeri çayırlık çimenlik oluverdi. 9-Süleymân aleyhisselâm bir yere gittiği vakit, berâberinde duvarlar da giderdi.

Hz. Davud

09 Nisan 2009 Yazan admin  
Kategori İslamiyet

Süleyman aleyhisselâmın babasıdır. Sesi çok güzeldi.
 
DÂVÛD ALEYHİSSELÂM
 

İsrâiloÄŸullarına gönderilen peygamberlerden. Hem peygamber, hem sultân yâni hükümdârdı. Soy bakımından Yâkûb aleyhisselâmın Yehûda adlı oÄŸluna dayanır. Süleymân aleyhisselâmın babsıdır. Kudüs’te doÄŸdu. Orada yaÅŸadı ve orada vefât etti. Kendisine İbrâni dilinde Zebûr kitâbı verildi. Sesi çok güzel ve tesirliydi. İsmi Kur’ân-ı kerim’de on altı yerde geçmektedir. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâmdan sonra, İsrâiloÄŸullarına birçok peygamberler gönderdi. Bu peygamberler insanları Tevrât’ın hükümleriyle amel etmeye dâvet ettiler. Fakat zaman geçtikçe azgınlaÅŸan İsrâiloÄŸulları, Tevrât’ın hükümlerini deÄŸiÅŸtirdiler,peygamberlerini dinlemediler, ahkâkları tamâmen bozuldu. Allahü teâlâ Amâlika kavmi hükümdârı Câlût’u karşılarına belâ gönderdi. Câlût, İsrâiloÄŸullarını vatanlarından sürüp çıkardı. Daha sonra, Tâlût isimli bir hükümdâr gelerek memleket iÅŸlerini ve orduyu düzene koydu. Câlût’un üzerine yürüdü. Tâlût’un ordusunda bulunan Dâvûd aleyhisselâm, Câlût’u öldürdü. Tâlût’un ölümünden sonra, Dâvûd aleyhisselâm İsrâiloÄŸullarının hükümdârı oldu. Bir müddet sonra Allahü teâlâ kendisine peygamberlik vazifesi ve Zebûr adlı kitabı verdi. İnsanları Allahü teâlânın dinine dâvet etti ve adâletle hükmetti. Filistin, Sûriye ve Arap Yarımadasının birkısmını fethederek memleketi geniÅŸletti. Kudüs’ü baÅŸkent yaptı. Ayrıca Amman, Haleb, Nusaybin ve Ermenistan’ı da fethetti. Mescid-i Aksâ adıyla Kur’ân-ı kerimde bildirilen büyük bir mescidin inşâsını baÅŸlattı. Mescidin yapılıp bitirilmesi iÅŸini oÄŸlu Süleymân aleyhisselâma vasiyet ederek, yüz yaşında vefât etti. Kabrinin Kudüs sûru dışında olduÄŸu rivâyet edilir. Dâvûd aleyhisselâmın çok güzel ve tesirli sesi vardı. Kendisine İbrâni dilinde Zebûr kitabı geldi. Bu kitap, manzum ÅŸekilde olup, eski manzum kitapların en meÅŸhurudur. Zebûr, meÅŸhur dört ilâhi kitapdan biri olup, Tevrât’tan sonra gönderilmiÅŸtir. Vâz ve nasihat ÅŸeklinde olup, Tevrât’ı kuvvetlendirdi. Onu açıklayıp onunla amel etmeye çağırdığından,Tevrât’ın hükümlerini yürürlükten kaldırmadı. Dâvûd aleyhisselâm, hazret-i Mûsâ’nın getirdiÄŸi dini kuvvetlendirdiÄŸinden resûl olmayıp, Beni İsrâil’e gönderilen nebilerden biridir. Dâvûd aleyhisselâm çok aÄŸlar, çok ibâdet ederdi. Gündüzü oruçla, geceyi namaz kılarak ibâdetle geçirirdi.

Gecenin ancak üçte bir kısmında uyurdu. Bir gün oruç tutar, öbür gün tutmazdı. Allahü teâlâ mûcize olarak daÄŸları, taÅŸları, kuÅŸları onun emrine vermiÅŸti. Yanık sesiyle Zebûr’u okumaya baÅŸlayınca, kuÅŸlar havadan aÄŸaçlara iner, hep birlikte, okunan Zebûr’u tekrar ederlerdi. Allahü teâlâ Dâvûd aleyhisselâma demiri ateÅŸe sokmadan ve dövmeden istediÄŸi ÅŸekli verebilme mûcizesi verebilmiÅŸti. Demirden zırh yapar, elinin emeÄŸiyle geçinir, devlet hazinesinden birÅŸey almazdı. Yırtıcı hayvanlar, hazret-i Dâvûd’un huzûruna gelip, ona tam bir baÄŸlılıkla hizmet ederlerdi. Kur’ân-ı kerimde Bakara, Nisâ, Mâide, En’âm, İsrâ, Enbiyâ ve Sâd sûrelerinin birçok âyet-i kerimelerinde Dâvûd aleyhisselâmdan bahsedilmektedir.

Sonraki Yazılar »