Tarikatlar Dönemi 2
09 Ekim 2009 Yazan admin
Kategori İslamiyet
Baba Kemâl Cündî, Necmeddin Kübrâ’nın hâlifelerinden ve Buhara yöresini aydınlatan gönül erlerindendir. Sa’deddin Hamevî (ö.650/1252) de Necmeddin Kübrâ’nın halîfelerindendir. Åžeyh Aziz Nesefî (ö.700/1300) de Sa’deddin Hamevî’nin yetiÅŸtirdiklerindendir. el-Maksadü’l-Aksâ ve el-Mebde’ ve’l-meâd” adlı eserlerin müellifidir.
Ehl-i sünnet tasavvufu bir yandan gelişip kurumlaşırken, bir yandan Kalenderî, Hayderî gibi şîa fırkalarının tasavvufî örtü ile faaliyet gösterdiği görülmektedir. Özellikle Horasan bölgeleriyle Yemen taraflarında şîa nüfûzu altındaki yerlerde Hasan Sabbâh adlı sapığın geliştirdiği bâtınîlik cereyanı ile İhvân-ı Safâ örgütünün teşkilatlandığı yıllar bu döneme rastlar.
Tasavvufun tefekkür tarafını oluÅŸturan “vahdet-i vücûd” inancının Arap, İran ve Türk mutasavvıf ve şâirlerince en sistematik ÅŸekilde terennüm edildiÄŸi yıllar yine bu yıllardır. Ömer Hayyâm, Ebu’1-Âlâ el-Maarrî, Ferîdüddîn Attâr, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Hafız bu devrin aÅŸk şâirleridir.
XIII. Asr’a kadar Kur’ân, sünnet ve büyük sûfîlerle velîlerin görüşleriyle teyid edilen tasavvufî düşüncelerin bu asırdan îtibâren artık yavaÅŸ yavaÅŸ felsefî bâzı kavramlarla îzah edilmeye baÅŸlandığı da görülmektedir. Varlık, Allâh ve insanın hakîkati gibi konular, bu yıllarda tartışma zeminine girmiÅŸtir.
XII. ve XIII. asır MoÄŸol istilâsının İslâm dünyâsını tedricen doÄŸudan batıya Mâverâünnehir’den Anadolu içlerine doÄŸru kasıp kavurduÄŸu bir dönemdir. Nitekim Cüveynî Târih-i Cihângûşâ adlı eserinde MoÄŸol istilâsını şöyle anlatır:
“Geldiler, yakıp yıktılar, öldürüp astılar ve defolup gittiler.”
Böyle bir siyasî ve içtimaî bir ortam, ilim dünyâsının belli ölçüde gerilediÄŸi bir dönem olmakla berâber, münferid de olsa, deÄŸerli ilim ve fikir adamları ile mutasavvıfların yetiÅŸtiÄŸi dönem olmuÅŸtur. Tasavvuf bir hâl ilmi olmakla birlikte, bu dönemde belli yazılı eserler muvâcehesinde talim olunan bir ilim hâline gelmiÅŸtir. Bu dönemde kaleme alınan İbn Arabi’nin Füsûs’u, Konevî’nin ona yazdığı Fükûk’u, Fahreddin Irâkî’nin Lemeât’ı, İbnü’l-Fârid’in (ö.632/1234) “Dîvân” ı tefekkür tarafı ağır basan, tasavvuf düşüncesini zengin kavramlarla açıklayan eserler olarak ilgi çekmektedir.
Bu dönemde hankâh ve dergâhların öneminin arttığı; köyler ve en küçük yerleÅŸim bölgelerine varıncaya kadar yaygınlaÅŸtığı görülmektedir. Tarîkat ve ÅŸeyhlerin sistemli bir ÅŸekilde organizasyonunun bu dönemde baÅŸladığı söylenebilir. Nitekim Åžihâbüddin Sühreverdî’nin devrin halîfesi tarafından BaÄŸdad’da “ÅŸeyhler ÅŸeyhi” olarak görevlendirilmesi ve ayrıca Fahreddin Irâkî’nin Mısır’da Memlûk sultanı tarafından “Mısır’ın ÅŸeyhler ÅŸeyh”i olarak tayin edilmesi bunu gösterir.1
Dergâhlar bir eğitim yeri olarak mürîdlerin ahlâken yetiştirildiği; mürşidlerin irşad için hazırlandığı mekânlardır. O günün şartlarında dergâhlardaki eğitim ve öğretim hizmetleri, nazarî ve aklî olmak üzere iki yolla yapılmaktaydı. Nazarî olan eğitim daha çok mürşidlerin mürîdlere yaptığı nasihat, öğüt ve uyarılardan ibâretti. Amelî eğitim riyâzet, itikaf, nâfile oruç ve namaz, kırk gün süreli halvet ve çile türü şeyler ile semâ ve zikirden ibâretti.
Evhadüddin Kirmânî (ö.635/1237) ve Sadreddin Konevî (ö.673/1274) bu dönemin önde gelen sûfîleridir. Konevî, İbn Arabî’nin talebesi ve muakkıbı sıfatıyla onun fikirlerini yaymış ve Miftâhü-l Gayb, en-Nusûs, el-Fukûk ve en-Nefâhatü-l ilâhiye gibi eserler kaleme almıştır. Mevlânâ ile arkadaÅŸlıkları bulunan Konevî’nin Müeyyedüddin Cündî ve Abdürrezzak Kâşânî gibi talebeleri vardır.
Mevlânâ’nın müritlerinden Hüsâmeddin Çelebi (ö.687/1288) bu devrin namlı mutasavvıflarından olup Mevlânâ’nın Mesnevî’sine ilham kaynağı saydığı bahtiyar sûfîdir. Sultan Veled, Mevlânâ’nın oÄŸludur ve Hüsâmeddin Çelebi’nin vefâtından sonra babasının yerine postniÅŸin olmuÅŸtur.
Åžihâbüddin Sühreverdî’nin yetiÅŸtirdiklerinden Åžeyh Sâdî Åžirâzî (ö.691/1292) bu asrın mûteber sûfî şâirleri arasında yer alır.
2. M. XIV. ve XV. Asırlarda Tarîkatlar
XII ve XIII. asırlarda tarîkatların kurulup tasavvufî irfânî eserlerin telif edilmesinden sonra, gerek sasyal hayatta, gerekse devlet ricâli nezdinde belli bir konuma eriÅŸmiÅŸ bulunuyordu. Osmanlı devletinin kuruluÅŸ ve yükselme devrine rastlayan XIV-XV. asırlarda tasavvuf ve tarikatler en nüfuzlu dönemini yaşıyordu. Bu asırda Anadolu’da varlığını hissettiren esnaf ve sanat erbâbından kiÅŸilerin meydana getirdiÄŸi tasavvufî kurumlardan biri de Ahîlik idi. Ahîler silsilelerini Hz. Ali (r.a.) vasıtasıyla Hz. Peygamber (s.s.s.)’e dayandırırlar ve fütüvvet ehli diye anılırlar. DiÄŸer tarîkatların hırkasına mukâbil “fütüvvet ÅŸalvarı” giyerler. İçlerinde pek çok münevverin de bulunduÄŸu bu teÅŸkilatın sâdece esnaf topluluÄŸu olmayıp aynı zamanda tasavvufî karakterde bir teÅŸkilat olduÄŸu da görülmektedir.
Ahîlerin Anadolu’ya yayılmaları Abbâsîlerin son devirlerine rastlamaktadır. DiÄŸerleri gibi fütüvvet erbâbı ahîlerin de Anadolu’ya geliÅŸinde MoÄŸol istilâsının büyük tesiri olmuÅŸtur. Fakat ahîler bu göç sayesinde hem sahalarını geniÅŸletmiÅŸ, hem de nüfûzlarını kuvvetlendirmiÅŸ oldular.
İbn Batuta’nın Seyâhatnâme’sinde, Sultan bulunmazsa ÅŸehrin ahîsinin hâkim olup padiÅŸah gibi hüküm sürdüğünü ve gelip gidenlere ihsânlarda bulunduÄŸunu kaydetmesi, ahîlerin tesir ve nüfûzunu göstermesi açısından önemlidir.
Bu devirde pekçok ahî reisinin köylere yerleşerek inşâ ettikleri zâviyeler sayesinde memleketin imar ve iskânı ile dînî tebliğ ve irşad işlerinde hizmet gördükleri bir vâkıadır.
ÂşıkpaÅŸazâde’nin Rum erenleri dediÄŸi ve Abdalân-ı Rûm, Ahiyân-ı Rûm, Baciyân-ı Rûm ve Gâziyân-ı Rûm diye dörde tasnif ettiÄŸi gruplardan Gâziyân-ı Rûm, fütüvvetin seyfî kolu olarak mütalaa edilebilir.
Ahîlerin yanısıra “dâru’l-cihâd” olarak bilinen Anadolu’ya Türkmen babaları ve Ortaasya, Harezm, Horasan havâlisinden Yesevî derviÅŸleri de gelmiÅŸlerdir.
Bâbâî hâlifelerinden olduÄŸu rivâyet edilen Hacı BektaÅŸ Velî (XIV. asır), Horasanlı bir Türk olup kendi adına muzaf tarîkatın pîridir. AşıkpaÅŸazâde, Hacı BektaÅŸ Velî’nin Horasan’dan geldiÄŸini, MenteÅŸ adındaki bir kardeÅŸini de berâberinde getirdiÄŸini, niyetlerinin “Baba İlyas”ı görmek olduÄŸunu ve bu maksadla KırÅŸehir ve Kayseri’ye gittiklerini, MenteÅŸ’in bilahare Sivas’a gidip orada ÅŸehid olduÄŸunu anlatmakta ve Hacı BektaÅŸ Velî’nin Osmanlı hânedanından herhangi bir kimse ile görüşmediÄŸini belirtmektedir.
Hayâtı daha sonra gelen mensuplarınca iyice menkıbeleÅŸtirilen Hacı BektaÅŸ Velî’nin kurduÄŸu tarîkatın mensuplarının Osmanlılar devrinde Yeniçeri ocağının teessüsündeki hizmetleri ise ayrıca kayda deÄŸer.
Sûfîlerin halk üzerindeki nüfûzu, hükümdarlarda ve devlet ricâlinde zâten mevcud olan tasavvuf merakını ve mutasavvıfeye karşı temayülü daha da artırdı.
Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluÅŸunda medresenin yanında bir tekkenin tesis edilmiÅŸ olması ve Dursun Fakih (ö.726/1326)’le berâber Åžeyh Edebâli (ö.726/1325)’nin bulunması devletin kuvvetler dengesine atılmış âhenkli bir adım mesâbesindeydi.
Åžeyh Edebâli, nüfûzlu bir ahî ÅŸeyhi olmasının yanısıra, Osman Gâzi (680/1281-726/1326)’nin kayınpederi bulunuyordu. Târihler onun davarı, nîmeti çok, misafirhânesi dolup taÅŸan zengin bir ÅŸeyh olduÄŸunu kaydetmektedir. NeÅŸrî’nin Åžeyh Edebâli’nin oÄŸlu Mehmed PaÅŸa’dan naklettiÄŸine göre, bu ÅŸeyhin mürîdlerinin Osmanlı Ülkesi’nde sâhip oldukları mevkîler pek yüksektir. Meselâ Bursa fethinde Sultan Orhan’a yoldaÅŸlık eden Ahî Hüseyin, Åžeyh Edebâli’nin kardeÅŸi Ahî Åžemseddin’in oÄŸlu olduÄŸu gibi Ahî Hasan, Ahî Mahmud ve Çandarlı Kara Hâlil (ö.789/1387) gibi devlet ricâli arasında pek çok ahî vardı.
TaÅŸköprülüzâde (ö.968/1560) ile ÂşıkpaÅŸazâde (ö.908/1502), Osman Gâzi devrinde sûfîyeden Åžeyh Muhlis Baba (ö.700/1301), Edebâli (ö.726/1325), Åžeyh Âşık PaÅŸa (ö.733/1334), Elvan Çelebi (Âşık PaÅŸa’nın oÄŸludur.), Ahî Hasan Çelebi ve Baba İlyas Çelebi ve Baba İlyas Acem gibi azizleri zikretmektedir.
___________
1. bk. Nefahât Tere. s.673

Yorumlar
Yorumlarınızda resiminizin gözükmesi için, gravatar a abone olun!