Şeftali Kabuğu Hayat
24 Kasım 2009 Yazan ABRAN
Kategori Bizden Yazılar

Üşüyordu. Beyninin direktiflerine karşı geliyordu göz kapakları. İki günlük uykusuzluğun intikamını alır gibi öylece hareketsiz duruyordu. Kulağında rüzgarın bir pet şişeyle dans ederken çıkardığı ses ve dizlerindeki cismin tuhaf ağırlığı gözlerini açabilmesi için bir çırpınışa itiyordu Salih’i. Bir deneme bir deneme daha derken sonunda başarıyordu gözlerini açabilmeyi. Renkleri birbirinden ayırmamakta kararlı olan gözleri zorluk çıkarmaya devam ediyordu. Derken devreye giriyordu beyni ve bir kez daha ispatlıyordu sadakatini. Dizlerindeki cismin bir kitap olduğunu hatırlatıyordu. Birkaç dakika zarfında odadaki bütün renkler köşesine çekilmiş bir vaziyetteydi nihayet. Ulaştığı duyusal zenginlik bir an için de olsa rahatlatıyordu Salih’i.
Açık kalan pencereden içeri sızan rüzgar sinsice dolanıyordu odasında. Soğuktan hareketsiz kalan parmaklarıyla tutunmaya çalışıyordu beyninin anımsattığı kitaba. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanıydı ellerinin arasında olan. Hayatın neresinde kaldığını hatırlamaya çalışıyordu. Kafasındaki soruların başında idama delil arayan bir ağır ceza hakimine dönüşüyordu ansızın.
Üşüyordu ama merakı ve takatsizliği ayaklarının üzerinde durmasına engel oluyordu. Yarım kalmışlığı tekrar kitaba yöneltiyordu tüm dikkatini. Kendisini Selim Işık ve annesinin tüm konuşmalara inat sus pus oturdukları paragrafın içerisinde buluyordu. Ve odasında olduğu gibi ölüm sessizliği hakimdi her şeye. Pencereye doğru yönelirken asmaya kalkışıyordu zihnindeki tüm soru işaretlerini ama nafile. Bir insanın kurtulamadığı en ızdırab verici şeyin zihnindeki sorular olduğunu sonunda anlıyordu. Birden zihninin bulanık ikliminde attığı taklaları bölen bir kapı sesiyle irkiliyordu. Halen pencere kenarındaydı ve gözlerinde sisli bir kentin zar zor seçilen ışıkları. Çatılarda biriken kar kuşlara yaşama hakkı tanımıyordu. Oysa yaşamak en çok kuşlara ve çocuklara yakışıyordu ona göre. Özgürlük ve mutluluk en çok onlarda tamamlıyordu kendisini çünkü.
Kapıya doğru ilerliyordu. Kimo(suz) bir açılış gerçekleşiyordu ellerinin arasında. Aralanan kapının ardında duran esmer bakışlarını üzerine dikmiş olan sevgili dostu İhsan’dı. Sahte de olsa kadim dostuna tebessüm edebilmek için yüz kaslarını zorluyor ama olmuyordu. Mutluluğa dair bütün reflekslerini yitirmiş durumdaydı. Yapabildiği tek şey selam mahiyetinde kaş göz işaretleriydi ki bunu anlamalı diye geçiriyordu içinden. İhsan kafasını eğerek son veriyordu bu tuhaf selam alışverişine. İçeri giriyordu. Her zamanki gibi uzun ve sıkıcı olduğunu düşündüğü koridor yolculuğuna tahammül ederek Salih’in odasına ulaşıyordu. Onu karşılayan soğuk havaya aldırmadan pencereye doğru ilerleyip rüzgarı en ait olduğu yere -sokağa- terk ediyordu . Sonra da bir yer bulup usulca oturuyordu. Salih ise mutfağa doğru yöneliyor yaşamaya tahammül edebilmek için gerekçe arayışına giriyordu. Kaşık çekmecesinde karşılaştığı yıpranmış paketten en kırılgan gerekçeyi sıyırıp ateşe veriyordu.
“Yanmak ne güzel şey. Kim bilir cehennem benim gibiler için mükafattır” diye geçiriyordu içinden. Tanrıyı kızdırmış olabileceği düşüncesi ürpertiyordu içini. Dudaklarının arasında duran gerekçesinden derin bir nefes alıyordu bir nefes daha bir nefes daha…
Odadan mutfağa ulaşan sıkılgan nefes alışverişi İhsan’ın yanına gitmesi gerektiğini hatırlatıyordu. İçeride konuşulması muhtemel olan can sıkıcı meseleyi en az sözcük israfıyla atlatmayı planlıyordu. İçeri geçip Tanrıdan başka kendisi dahil kimseye ait hissetmediği bu kemik yığınını döküyordu İhsan’ın karşısına. Dakikalarca boş bakışlarla seyrediyorlardı birbirlerini.
Sessizliği bozan tek şey sigaranın çıtırtısı…
İhsan derin bir nefesin ardından konuşmaya başlamıştı. Salih ise oralı bile değildi. Her zamanki şeylerdi ona göre bu konuşulacaklar ama yanılıyordu.
-Biliyorum dedi İhsan bir daha karşılaşmayacağız. Bu gidişin bir başka gidiş çünkü. Sana söyleyebilecek pek fazla şeyim yok. Artık konuşarak hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimin farkındayım. Kurtaracaksa eğer içine düştüğün girdaplardan seni bu gidiş. Geri getirecekse takılıp kaldığın yerlerden eğer hadi durma git. Ama unutma sevgili dostum her nereye gidersen vicdanında seninle beraber gelecektir seni temin ederim. Bir şey daha ne kadar bilsemde acıtacağını bu kelimelerin yüreğini bir şey daha
-Senin hatan değildi sevgili dostum, senin hatan değildi.
Ruhunu ağlatan bu kelimeler içli hıçkırıklara boğulması için yeterliydi Salih’in. Her şey benim hatam diyordu kendi kendisine. O gün Aynur eve biraz erken gelmesini akşam altı buçukta yemeği hazırlayıp onu bekleyeceğini ve bir sürprizi olduğunu söylemişti. Salih merak ediyordu etmesine ama matbaada işler yoğundu bu aralar. Erken gelmeye çalışırım diyerek kapattı telefonu. Yetiştirmesi gereken işleri saat tam altı buçukta bitirebilmişti. Paltosunu alıp eve doğru yola koyuldu. Eve girdiği an Aynur’un yerde yatan kanlı bedeniyle karşılaşmıştı. Aynur bakışlarını Salih’ e doğrultup bir kere ama bir daha hayatı boyunca hiçbir kelimede hissedemeyeceği kadar sımsıcak bir şekilde ” seni seviyorum” diyebilmişti sadece. Son nefesini kocasını ne kadar çok sevdiğini söyleyebilmek için saklamıştı. O halde bile en büyük derdi buydu. O anlara döndükçe cisminden gölgesinin iliklerine kadar hissettiği bir sancıyla sıyrıldığını zannediyordu Salih. Daha sonrasını hatırlayamıyordu. Gözlerini açtığı an hastanedeydi. Polis Aynur’un Salih eve gelmeden muhtemelen birkaç dakika önce eve giren bir hırsız tarafından öldürüldüğünü söylemişti. Vücudunda ondan fazla bıçak yarası tespit edilmişti otopside. Daha da acısı İhsan’ın Salih’e uzattığı kanlı bebek patikleriydi. Aynur hamileydi ve muıhtemelen o gece bunu çok sevdiği kocası Salih’e söylemeyi düşünüyordu. Görevliler Aynurun elleri arasında bulmuşlardı bu kanlı bebek patiklerini.
Salih aylarca tek bir kelime konuşmadı. Hep avucunda tuttuğu kanlı patikleri seyredip durdu. Gördüğü psikolojik tedaviye karşılık vermediği için doktorların taburcu etmekten başka çareleri kalmamıştı. İhsan’a uzun bir süre yalnız bırakılmaması ve ilaçlarını düzenli kullanması gerektiğini tembihleyerek taburcu ettiler. Salih evden içeri adım atar atmaz ağlamaya başladı ve aylardır ağzından ilk defa şu kelimeler dökülüyordu;
Her şey benim hatamdı
…..her şey benim hatamdı…
Kendine geldiğinde İhsan’ın çıkmış olduğunu fark etti ve dudaklarının arasındaki sigarası çoktan dibini bulmuştu bile. Yeni bir sigara yakıp çıkmak için hazırlanmaya başladı. Alacağı çok fazla şey yoktu zaten. Dışarı çıkıp hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Metro istasyonunun önüne geldiğinde son kez seyretti yalnızlığının başkenti Ankara’yı . Ardında onun hatırası ve İhsan dışında bıraktığı hiçbir şey umurunda değildi. İçinde İhsan’a veda edememiş olmasının yarattığı bir burukluk vardı. Bunu atlatabilmek için kendi kendine “Hiçbir veda tercih edilen değildir, her veda mecbur olunandır” diye mırıldandı, ardından hızlıca inmeye başladı merdivenleri. Metro vagonlarından birine adımını atabilmişti sonunda. İçeri girdiği an insanların yüzlerindeki donukluk ve duygusuzluk ruhunu çekiştirmeye başladı. Nasılda kapalı insanlar birbirlerine. Yarım metre yakınlıkta kilometrelerce uzaklığı insanların birbirinden. Ne içindi bu mesafe. Nasıl bu hale gelmişti insanlık. Metronun geri dönüşümlü camlarına gizlenmiş yüz kıvrımlarında ve kof bakışlardaki metrol ifadeler. Bir an evvel çıkmalıydı kendini bir türlü ait hissetmediği bu garip yerden. Yapılan anonsun ardından otobüs terminalinde inmişti. Kendini bir otobüs firmasının önünde bulana dek bakınmadan sağa sola hızlı bir şekilde yürüdü. Önüne çıkan ilk perondan biletini alıp otobüsteki yerine geçiyordu. Kent turizmin yüreği semt kadar kalabalık bir yolcusu olarak başlıyordu kendine yolculuğu. Gidiyordu, nereye doğru yol aldığını bilmeden. Son olarak otobüs biletine şu satırları karalıyordu:
yaşamak
iki bilinmeyenli bir denklem benim için
çözüm kümesi olmayan
gece ve gündüz
…..hep aynı şeyi arıyorum
kendimi
bulamıyorum..
Otobüs yavaş yavaş hareket etmeye başlarken, tıpkı şairin dediği gibi
VE TANRI AĞLADI, YAĞMUR
VE TANRI AĞLADI, DOLU
VE TANRI AĞLADI, KAR….
Bir de Salih’in kulaklarında çınlayan o sımsıcak kelimeler “Seni Seviyorum”
“Seni seviyorum….”
Evet kar yağıyordu. Otobüsün camına yapışan milyonlarca kristal parçacığından hiç birinin hikayesi bir diğerininkine benzemiyordu. Tıpkı insanlar gibi varlıktan(yokluktan) yokluğa(varlığa) doğru bir yolculuktaydılar, kristal kümeler halinde. Salih seyrederken kar tanelerinin altında bekleşen insanları, bir otobüs insan arasında yapayalnız hissediyordu kendisini. Nasıl bir şey bu Tanrım, nereye doğru bir gidiş yaşattığın şu insancıklara.. Kendinden önce bu koltukta oturan insanların hikayelerini merak ediyordu. Yaşadıkları aşkları, ayrıkları, yüz ifadelerini, hüzünlerini merak ediyordu. İkilem kuyularında kör olarak yaşamaktan kurtulup gökyüzünü seyre dalmak istiyordu artık. Ölmek istiyordu…
Bir arayış hikayesinin önsözü mahiyetindeydi yaşadıkları. Neden bu kadar takılıp kalıyordu hayatın kendisine. Diğer bütün insanlar gibi sıradan karşılayamaz mıydı yaşadığı her şeyi. Anlamlandırmak zorunda mıydı yaşadıklarını. Evrensel yasa işte, yaşa ve yok ol. Yaşıyor olmak yeterince anlamlı değimliydi yani.
Kar yağıyordu ve hava nefes alışverişlerini yoğun bir sigara dumanı gibi gösterecek kadar soğuktu. Dışarıda soğuğa rağmen akıl almaz bir kalabalık vardı. Babalar,anneler, mahsun sevgililer hepsi birer hüzün buketi gibi duruyor ve geleceğe yolladıkları geçmişlerine el sallıyorlardı. Dışarıda olan biten her şey şu demir yığınının taşıdığı insanlar içindi. Sonunda diye geçirdi içinden, dudaklarında yorgun bir sigara taşıyan otobüs şoförünün yerine geçmesiyle. Terminalde yankılanan son anonslar bir telaş fırtınasına daha itti insanları. Son dakikada otobüslerine yetişmek için can havliyle koşuşturanlar, bağıranlar, ıslık çalanlar… Oysa neyin acelesiydi ki bu , belki de ölüme yapılan bir yolculuktu bu yolculuk kimbilir. Otobüs yeni hareket ettiği için klimalar açılmamıştı daha. Ön koltukta oturan garip saç kesimli genç, anlam veremediği kadar yapmacık bir ifadeyle “kaptan klimaları açsana donduk burada” diye sesine oturmayan bir ağırlık yükleyerek ömrünün beklide yarısını bir direksiyon simidine sarılarak geçiren ve muhtemelen uykuyu karısından daha fazla seven yol yorgunu şöföre seslendi. Kaptan dikiz aynasından gencin hitap şeklinden rahatsızlığını belli edercesine bir edayla “olur koçum” diye karşılık verdi. Sanki daha önemli bir işi varmış gibi davranarak geciktirdi klimayı açmayı. O da böyle alıyordu intikamını kendince müşteri memnuniyetinden. Sonunda klimalar açılmış Salih ve diğer bütün yolcular oturdukları koltuklara iyice sinmişler ve yolculuk başlamıştı. Akıp giden kesik çizgiler ve asfalt değildi sadece. Akıp giden zamandı, insanların sadece yolculuklarda farkına varıp tanıştıkları en büyük zaafları . Düşünce helezonlarına kapılıp pencereden dışarıya sanki sadece bir noktaya bakıyor gibi dalıp gitti Salih. Oysa akıp gidiyordu yol kenarlarında bekleyen yolcu yakınları, simitçiler, çığırtkanlar, gökyüzü. Oysa akıp gidiyordu yaşamak denen mahdut gerçeklik. Hiçbir şey umrunda değildi Salih’in . Yolcuydu çünkü ve his felcine uğramıştı yüreği evvelce.
Otöbüsün muavini bilet kontrolü yapıyordu. Yanına geldiği an muavine “pardon nereye gidiyoruz acaba” diye sordu. Muavin şaşkınlığını belli etmemek için bilete bakarak ve ticari bir gülümsemeyle karşılık verdi: İstanbul’a . Salih için şimdi daha korkunç dakikalar başlıyordu. Önünde oturan gençlerin konuşmalarına kulak kesildi birden. Önde oturan garip saç kesimli ve şivesinden doğulu olduğunu anladığı gencin İstanbul’a sevgilisini görmek amacıyla gittiğini öğreniyordu. Yanındaki Uzakdoğulu gençle bir şeyler konuşabilmek için sık sık el kol hareketlerine başvuruyordu. Doğulu genç Türkçeyle İngilizceyi harmanlamış ve nasıl olduysa yanındaki yol arkadaşına anlatmayı başarmıştı derdini. En son söylediği söz Salih için bile çok yerinde bir tasvirdi ve uzak doğulu genç kadar şaşırmıştı en az. Doğulu genç iki elinin baş parmaklarını birbirine değdirerek İstanbul eşittir Vietnam diyordu.
Salih uzak doğulu gencin tepkisini ölçme derdinde değildi artık . Bu tasvir o kadar işlemişti ki içine. Bir an, öylece donup kaldı. Daha sonra birbirinden oldukça uzak iki doğulu gencin insanlığın ortak acılarını kullanarak anlaşabiliyor olmalarına kafa yormaya başladı. Acılar insanlığı bir şekilde ortak payda altında toplayabiliyordu. Ama neden sevinçlerin böyle bir rolü yok. Yoksa acılar daha mı kutsaldı. Kimbilir belki de öyledir diyerek kendi dünyasına çekildi tekrar . Etrafında olan biten hiçbir şeye aldırmamaya karar verdi kendi kendine. Canını acıtıyordu çünkü insanlar ve insanlardan duyduğu her şey. Kaçıyordu insanlardan, gidiyordu. Çekip gitmek bir karardı. Kime yaradığı henüz keşfedilememiş olsa da bir karar. İhsan’ın söylediği sözler kurcalıyordu bu kez Salih’in duygu dünyasını. Belki de duyduğu her şey bu yüzden üzüyordu onu. Her yaşantıda biraz da olsa kendini buluyordu ve bu hiç değişmeyecekti. Yani gitmekle son bulmayacaktı yüreğindeki iç kanamalar. Elbet düşünceleri “miş li” geçmiş zamanlara devrilecekti. Dostlarını,arkadaşlarını, onu- kısacası ardında bıraktığı her şeyi taşıyacaktı kendisiyle beraber. Bu yüzden insan en çok yolculuklarda ardında bıraktığını sandığı şeyleri beraberinde götürüyordu aslında. Ve baz istasyonları sadece bu pişmanlığı itiraf edebilmemiz için inşa edilmişti, soğuk ve çok sesli d(ü)nlenme tesislerine.
Salih geçmişle meşgul ederken kendini, zamanda bir taraftan akıp gidiyordu haliyle. İlk mola yerine ulaşılıyor ve uykusuz bir Türkçeyle yolcular haberdar ediliyordu muavin tarafından. Yarım saatte giderilmeliydi bütün ruhsal ve fiziksel gereklilikler. Salih otobüsten iner inmez kuytu bir yere çekiliyor ve cebinden çıkardığı sigarasını yakıyordu. Ard arda derin nefesler alıyordu. Ellerini paltosunun cebine atarak doğmamış bir çocuğun yere hiç basmamış ayakları için örülen kanlı patikleri avuçlarının arasına alıyordu. Geride bırakmaya çalıştığı acıları tekrar yaşıyordu. Bir eliyle patikleri sıkarken diğer eliyle dudaklarına götürdüğü sigarasından durmadan ve derin nefesler alıyordu. Çıldırmış gibiydi. Neyse ki yolculardan biri yaklaşıp ateşini alıp alamayacağını soruyordu tedirgin bir ifadeyle. Salih sigarasını bir hışımla uzatıp adama yerinden hızla kalkarak otobüse doğru koşaradım ilerliyordu. Elinde duran kanlı patiği cebine koyuyordu tekrar. Yerine geçerek oturuyordu. Nefes nefeseydi. Bir anda hıçkırıklara boğuluyordu. Ağlamak çok uzun zamandır kontrolü altında tutamadığı bir rahatlama biçimiydi. Birkaç dakika sonra kendine geldiğinde kafasını kaldırıyor ve bu tuhaf karşılanacak haline kimsenin tanık olup olmadığını merak edercesine bakınıyordu sağa sola . Neyse ki otobüsün içi bomboştu. İnsanlar mola zamanının tümünü kullanmak hususunda ustaydılar çünkü. Tekrar gömülüyordu oturduğu koltuğa. Yüreğinin kabuğunu soyan bu zehir zemberek düşüncelerden bir an için uzaklaşabilmek için pencereden dışarı taşıyordu ruhunu. Ve insanları seyrediyordu boş bakışlarla. Kimi kalkmak üzere olan otobüsüne yetişmeye çalışıyordu, kimi mide bulantısını gidermek için tuzlu bisküvileri midesine indiriyordu ardı ardınca bir başkası ise bağırarak şebeke operatörlerinin insafa geleceğini sanıyor, sevgilisine sesini ulaştırmaya çalışıyordu. Hayat sadece benim için acımasız değil sanırım diye geçiriyordu içinden. Yüzlerce yaşantı, yüzlerce hayal kırıklığı, çaresiz bakışlar bir o kadar. Ama yine de gözlemlediği bu insanların bu kırılgan halleri ve dramları onu mutlu etmeye ya da tatmin etmeye yetmiyordu. Tek bir gerçek vardı onun için o da yolda olmak. Bir şeyleri değiştireceği inancına tam olarak sahip değilse de uzaklaşmalıydı. Tek bildiği buydu çünkü. Ne yapılabilirdi ki bunun dışında diye düşünüyordu. Ve cevaplıyordu çok geçmeden kendi kendine ; hiçbir şey…
Otobüs yolculuğu sona eriyordu. Sonunda ulaşmıştı bilinçli bir şekilde seçmediği bu koca kente. İlk kez ayak basıyordu bu şehre. Ve daha otobüsten iner inmez bir hüzün kaplıyordu içini. Kocaman bir hayal kırıklığı. Boş bakışlar, durmadan küfür eden ağızlar, dilenen eller, sevgiye muhtaç tenler, paraya tapanlar…Yüzlerce insan bir yerlerden gelip bir yerlere gidiyordu. İnsan selinin daha seyrek olduğu yöne doğru bir iç çekişle adım attı ve öylece kaybolup gitti kalabalığın arasından. Bu durmadan savaşan şehirde tek başınaydı artık ve silahsız…
Polis telsizlerinde yankılanan bir ses: Eminönü alemdar mah. mevkiinde bir intihar vakası bildiriyordu. Anonsu duyan en yakın ekipler olay yerine doğru yola koyuluyorlardı.
Olay yerine ulaşan ilk ekip kalabalığı cesedin yanından uzaklaştırarak olayın yaşandığı alanı bantla çeviriyordu. Yerde yatan adamın, kemikleri atlamanın etkisiyle birbirine geçmişti. Olaya canlı tanık olan birkaç kişi şoka girmişlerdi. Etraftaki insanların tesellilerine rağmen genç bir bayan, adamla yere hızla çarptıktan sonra gözgöze geldiklerini ve kendisine güldüğünü söyleyerek ağlıyordu. Halen can çekişen insanın otuzlu yaşlarda olduğu tespit ediliyordu. Son sinirsel tepkilerini veriyordu adam. Haber verilen savcının gelmesi bekleniyordu. Bu sırada polis memurlarından biri olayın tutanağını tutmaya başlamıştı.
Savcının olay yerine geldiğini gören polis memuru savcıya yaklaşarak olay hakkında genel bir bilgi verip tutanağı savcının imzalaması amacıyla savcıya uzatıyordu. Yerde yatan adama içi burkularak bakan savcı, polis memurunun uzattığı tutanağı eline aldıktan birkaç saniye sonra irkildi. Polis memuru savcının bu sıra dışı tepkisinin nedenini merak etmeye başlamıştı ki savcının gözlerinden birkaç damla gözyaşı süzülüyordu. Daha fazla dayanamayacağını anlayan savcı tutanağı hemen imzalayıp polis memuruna uzatıp cesedin başına geçiyor ve herkesin duyacağı bir sesle: ” Senin hatan değildi sevgili dostum.” diyordu hemde defalarca…
Tutanak
Olay yeri: Alemdar mah. Yere batan caddesi. İklim oteli. Eminönü
Vak’a: Üçüncü sınıf bir otelin beşinci katından atlayan intihar süsü verilmiş bir vicdan azabı
Şahıs: Kimlik tespit edilememiştir
Üzerinde bulunanlar: Bir miktar bozuk para, bir paket sigara, bir çakmak bir de kanlı bir bebek patiği.
Savcı:İhsan Erdenek
İlk kez resmi bir tutanağa bir savcının gözyaşları dahil oluyordu.

OkurGah « Edebizkan's Blog demişki 03 Ocak 10 23:22
[...] Şeftali Kabuğu Hayat [...]